12 Nisan 2017 Çarşamba

alâ

hep uçmak ister,
hep sürünürsün,
kader de varsa yaşamak
ne alâ
yoksa da
ne alâ
tüm bunlar olurken,
gölgem beni alt edip ayağa kalktı,
duvardan duvara geçebiliyorum artık,
ve içinizden,
sessizce
üzerinde mayınlı bölge yazmıyordu,
koşarak geldim sana,
nereden bilebilirdim parçalanacağımı,

coğrafik

şimdi seni coğrafik bilgilerle tavlamak vardı,
ellerinin içine bakıp
dağlarının avuçlarına dik mi yoksa paralel mi olduğunu anlatırdım,
belki de en uzun gecenin başladığı ve bittiği yerde sarılırdım sana,
bu da hoşuna gitmezse
iklimini sorgular,
iklimine şirk koşardım, yalınayak,
toprağının hangi bölgeye ait olduğunu bile söylerdim sana,
her neyse,
sen yine de çıkma karşıma,
zira gözlerim yağmurlu,
ıslatırlar seni,
üşürsün,

naif

bir şiir pencere açamaz,
yüreğe su serper,
huzur verir,
hatta ağlatır!
ama şiir
pencere açmaz,
açamaz,
çünkü hamallık insan işidir,
şiir naiftir,
şiir asildir,

öğrenci topluluğu

ağaçları sıralamış
saç ve tırnak kontrolü yapan bir müdürden,
çimenlerin üstünde ki piknik tüplerinden
ve
beyazlarla renklileri karıştan bir öğrenci topluluğundan
kurtuldum da geldim dünyaya,
yasal olmayan bir organdan üstelik,
en hastalıklı hücrelerimle
girdim aranıza,
geçmiş ola,

karmakarışık

soğuk bir kıştan çıktım,
yalın,
yapraksız,
dilsiz
ve soğuk,
hatta bir çok duyguyla,
karmakarışığım,
toprakta,
elimde bir tas su
bir de çapa ile
ekmişim kendimi
toprağa,
belki yeşerir,
kök salarım aranıza
belki de beni seversiniz
çiçekler açarsam,
kim bilir,

kamp

bu bir intihar olsaydı,
çok delikanlı ölüm olurdu,
türküler söylenir
kartondan bozma,
huzur yeşerir
kederden doğma,
bu bir intihar olsaydı
çağ kapatan bir ölüm olurdu,
yeni nesil kitap okur,
kuşlara adres sorulmazdı,
bu bir intihar olsaydı
politik bir ölüm olurdu,
baş üstünde taş kalmaz,
hepsi üstüme düşerdi,
bizim dışımız da herkes
kavuşurdu,
bu bir intihar olsaydı
çok sağlıklı bir ölüm olurdu,
gidip kamp kurardın
yüreğini yakar
ısınırdın,
ama kötü haber,
bu bir intihar değil!

1 Nisan 2017 Cumartesi

divan

seni uyutmak adına bir mum sönüyor,
akşam kasvetinde bir masanın
kenarına
damlıyor,
bazen can yakıcı bile oluyor,
seni beslemeye bir anne geliyor,
sabah huzurunda bir divanın
kenarına,
bazen neşe doluyor içi,
seni yeşertmeye bir bahar geliyor,
kışın ayazından kaçıp gelen bir
kuşun kanadına
düşüyor,
bazen aklı yetmiyor,
seni sevmeye bir herif geliyor,
bütün çukurlardan kurtulup
sana koşuyor,
bazen kat kat apartmanlardan da çok katlanılmaz olabiliyor,

böbrek

kederimi merdivenlerden
aşağı yuvarlamış
ardına bile bakmamışım,
gönlünden yuvarlanırken
reçel kırmızısı gözlerinden
doğmuştum oysa,
gönül bağım acıyla kesildi,
nefes alıp verişim bile can sıkıcı olmaya başladı,
beş saniye nefesimi tutuyor,
öyle veriyorum,
ciğerimi yakan havayı,
böbreklerim bile yorulmuş,
hadi,
hava kararmadan gidelim,

yobaz erozyon

anılarımı bir taşın üstünde pişirip
öyle sunuyorum hayata,
yaptığım her devrim bir öncekinden daha vahim,
huzurum şu sıra yaralı bir kedi,
tek canlı,
çanta mı rüzgara karşı,
yobaz bir erozyona bırakıyorum,
belki yüreğine düşer,
içindekiler,
bilemiyorum,

mahzen

oyulmuş mektuplarla
yaşadım,
bir süre
sonra yırtılan zarfların yerini acılar aldı,
toprağa mahzen yapıp
içine memleket koydum
ve dedim ki,
iyisiyle kötüsüyle,
burası benim!

iz

zamanı geçmiş bir seyyah
yol bilmez
iz bilmez,
ve
her an yanmaya hazır
şiirler yazar,
eliyle,

yarı özel sevinç

ne bir şiirin,
ne de bir hasretin tasviri
bu gazete,
özel ve yarı özel sevinçlerim oldu
bulup buluşturup,
bölüp bölüştürüp,
hepsini günlük,
haftalık,
aylık olarak çıkarttım,
ceplerimden,
herkesin kapısının önünde bıraktım,
bisikletle de değil üstelik,
yalınayak,

cürmün kadar!

kış mevsiminden çıkmış
bütün hüzünlerimi ocakta unutmuşum,
şairliğim yanmış
kül olmuş,
tüm şiirlerim perişan
ve sigortasız,
hangi devlet yardım eder
bilmiyorum,
yangında ilk kurtarılacak
yazmadım üstüne,
zira ben yanıyorsam
sende yanacaksın,
cürmün kadar!

yetmişdokuz

huzuruna sığınmış
bir kurbağa gibiyim,
gündüzden kaçmış bir kurt adam,
her şeyi,
herkesi açıp sana
gelmeyi,
hep büyümeyi isteyen çocuk gibi,
istiyorum,
yetmiş dokuzda
buluşuruz belki,
kim bilir,

yalnız ve yağmurlu

yalnız ve yağmurlu bir bahar,
kurtulduğum bütün yangınlar
önümde bitiyor,
sevgimi özler,
sevgimi göremez oldum bu günlerde,
sevgim insanların karnını doyuruyor,
lakin dünyanın tüm annelerinden
daha
vefasız,

nimet

aynalara ihtiyaç duymuyorum,
yüreğimi gösteremiyorlar,
ruhumu bulamıyorlar,
yüzümü de ben göstermiyorum,
kütüphanenin en tozlu rafından
düşmüşüm
sevdiğim,
kendimi nimetten sayacağım
üç kere öpüp alnıma koyarsan,

fare kapanı

saçların fare kapanından hallice,
çare bulunmaz bir tutsak mesafe,
görmem gereken ellerin var
bilmem anlatabildim mi?
ben anlatamıyorsam da sen anla
gökyüzünün maviliğini
ben hissedemiyorsam hisset gözlerimi
ve ben
sevemiyorsam
sen sev,
yüreğimi

3 Mart 2017 Cuma

pamuk

bulanık bir suyun içinde aklım,
yanılgılarımdan bir ağ oluşturmuş, takılmışım,
pişmekte olan zamanıma
hançerler saplayarak temizlemek adına,
içini dışına çıkarmışım
güzelliğin karşısında oturmayalı bir hayli zaman oldu,
atılan pamuklar dahi kafamı yararken,
senden gelen taş,
yüreğimi hafifletiyordu,
bir kilo pamuk mu daha ağır
bir kilo demir mi deseler,
ben seni sevdiğimi söylerim,

2 Mart 2017 Perşembe

affet

güneşi beklerken
güneşin tam karşısında buldum,
kendimi,
bilmeden mucit oldum,
affet
kütüğüm yüreğinmiş
öyle dediler
bilmeden mülteci oldum,
affet
şair müsveddesi ruhum
içimde ki çamları devirmiş,
kağıt bulmak adına,
bilmeden cellat oldum,
affet
cüzdanımda ki sevgiyi
cebine koydum
bilmeden aşık oldum,
affet

ingiliz

taş olup,
başımdan vuruluyorum,
omzumdaki meleklerin günahına
kalemim yetmiyor,
biriktirdiğim harçlıklarım
ingiliz anahtarlarına gitti
ama
gönlümün vidalarını hep
ellerimle sıktım,
vicdanım kanlı,
ellerim kanlı,
gömleğim kanlı,
göz boyuyor mürekkebim,
biliyorum
aslında hiçte sandığım gibi
değilsiniz,
size sır saklasam,
hemen açığa çıkartırsınız,
gökyüzü olsam üstüme yağarsınız,
yahu siz beni öldürürsünüz,

metro

küf tutmuş bir demirden farksız,
artık fareler bile burun kıvırmış
metro raylarında ki eğlencelerden,
gittiğim şehirlerde
sağır ve dilsiz duygular,
katliam yapsam ruhum titremez

haber ver

henüz pişmekte olan bir düş,
beş dakika sonra haber ver,
nanesiz bahçelerden çıkmış halılarla
döşenmiş bir evin içinde
darmadağın sevgililer,
dört dakika sonra haber ver,
sürahisi kırılmış bir apartmanın en üst katından
sarkmış bir çift saç tokası,
elleri demire yetişmemiş,
saçları bir masal kahramanı gibi bir
çocuk,
yanlış hayata büyüyen,
üç dakika sonra haber ver,
deliliğin trafiğine saplanmış
üç tekerlekli yalanlar
ne kadar az konuşursan o kadar hayatta kalırsın,
iki dakika sonra haber ver,
yerlere serpilen kar taneleri,
yağdığına pişman
karardıkça kararan hava,
ay göründüğüne pişman,
bir dakika sonra haber ver,
eski sarı bir saman kağıdında
özlediğin kelimelerin eksik ve soğuk
üstelik çokta uzaklardasın,
eski de kaldın,
eskiden de,
güzeldin,
yüreğim pişti,
hadi soğutma,
gel,

zırh

bir yaşamın son,
bir ölümün ilk saniyeleri gibiydi,
gitmenin dayanılmaz saçmalığıyla
yoğrulmuş sanrısal bir çıkmazın azmi,
düşündükçe acıkan bir mideden arda kalan,
düşün de,
düşmüş
sarılacağı gülleri kendi elleriyle dikmiş,
algılayamadığı kötülüğü zırh gibi kuşanmış
kendini şair sanıp
atmış kendini,
ama sonunda
anlamış,
"insanlar güzel, ama uzaktan"

yörünge

küllerinden doğan sen,
küllerini seven ben,
aynı suçun, ayrı mahkumlarıyız,
bir hastanenin iki ayrı odasında,
iki ayrı dünyayız
lakin başımı döndürüyorsun,
yörüngen miyim kadın?

ispanya

kirlenmişim,
koparılan çiçeklerle boğuldum,
ispanyadan koşup gelen kızgın bir boğanın zincirinden hallice oldu
ölümüm,
ölüm,
beklediğim bir şeydi ama,
kovmadığım halde bacadan girdi,
mevsim kuş, uçup giden,
yanıldım, kış
evdekiler ne yapar ne eder soba yanmazsa,
söyleyinde,
ayaklarımı yaksınlar,
ama çorapları mı atmasınlar,

3 Şubat 2017 Cuma

duvar halısı

yere serilen sofralara kurulmuş bir çift göz,
en az bir sevgili kadar ağlatan soğanı
henüz ortadan ikiye kırmış,
daha güvenli elbet
ceylan desenli duvar halısının ardı
merkez bankası kasasından bile,
karşıma gelen her yumurtanında umutları
vardır,
ekmek batırıp sarısını beyazına katana dek,
tıpkı benim gibi,

kanlı savaşçı

o taşlı eğreti yolu,
düzmece bir gerçeğin
haklı yalancısı olarak yürüdüm,
ellerimle öğüttüğüm mısır taneleri kadar
düğüm var boğazımda,
çözüldükçe üşüyor buzlarım,
duvarlar isleniyor
bu kör yangınında mevsimin,
baykuşlar içleniyor bu kör karanlığında gecenin,
ve ben,
çağ açıp çağ kapatan bir savaşın
en kanlı savaşçısı bile olamazken,
hangi takvime göre
ne cürretle hüzünleniyorum,
bilmiyorum,

pazar

kurulmuş bir pazara giren
küçük çocuk huzursuzluğuna bürünmüş şehrin,
en güzide caddesine tutulmuşum,
zira o cadde çiçek yetiştirmiştim,

hudutsuz

aradığım huzura ulaşılamadığım,
adını toprağa değdirsem,
coğrafyam değişir, eğitim sistemi alt üst olur,
saçlarına ellerimi dolasam,
bayram sabahı parklarıma cebi şeker dolu çocuklar dolar,
gönlüm okyanuslarla hudutsuz
lakin seni taşırmaya yetmez,
cürret edilemez gözlerine
sarf ettiğim her cümle,
beni bu diyarda şair etmez,

pervasız

bütün afilli olaylar,
gazete sepetlerinde kaldı
sobada yanmaya hazır,
pervasız bir döngü bu
kilometrelerce hudutsuz,
gittiğin yollar bile
hatırlatır, beni sana,
belki nefret belki hasretle,
okuduğun kitapta çizdiğin
her satır, ben olacağım,
fakat ömrünü
sevdiğin her şeyde
bir tane ben bulamayaşına adayacaksın,

anka kuşu

atsan atılmaz satsan satılmaz bir ülkenin,
herhangi bir kasabasında,
ikinci bir şansla salındığı hayatla haşır neşir,
gülüşü yağan kar kadar saf ve temiz,
yüreğini omzunda taşır
ve gün, saçlarından batar,
anka kuşundan seyrederim güzelliğini,
yüzü savaştan çıkan bir şehrin ortasında,
çalışır durumda ki lunapark,
ve sarmaşıklar gibi sararım,
sesini,
kulaklarımla,

tahterevalli

ağırlığım, bir tahterevalliyi yerinden kıpırdatacak mahiyette değil,
henüz ilk kavgamı etmedim, seninle,
ruhum
yüreğini ısıtmıyor,
gelip geçtiğim yollardan,
geri dönüyorsun,
fasulye sırıklarının boşa çıkması gibi,
kalakaldım kuru toprakta,
hayallere basmak mümkün ve can yakıcı
ve gülebiliyorsam,
gökyüzünü görebildiğimden,

doğa kaçkını

sarkmış balkondan
ruhsuz bir çift ayak,
doğa kaçkını bir atkı
hadsiz bir objektife sığınmış çoraplarla

çadır

fermuarını açınca çadırımın,
güneş ayaklarıma doğdu,
pamuktan bir prenses gibi anasından,
dinlediğim her anısında
biraz elma şekeri buldum,
arabasında seyahat ettiğim
o kumral abinin,
ölünce ruhunu aldım,
yastığıma konan
gökkuşağı kanatlı kelebeğin,

cehalet

kahve kokusuna karışan zulüm,
okundukça okunan kitaplarla
savaşmakta,
mümkündür cehaleti yenmek
sohbetle
ve mümkündür sevmek
yürekle,

üçüncü sayfa

yeni olan şeylerle bir barışamadın,
bir sevemedin,
ah ne çok anlamadılar seni,
duvarlara yazdın,
mektuplar döktün,
olmadı,
gazeteden elbiseler diktin kendine,
belki bir umut anlarlar,
diye, olmadı,
ben enerji üretmeyen bir rüzgar gülü oldum,
taşranın en yüksek yerinde
ve
ateşe verdim bu mahalleyi
üçüncü sayfa haberine çıkar,
ruhuna sarılırım belki,
diye,

17 Ocak 2017 Salı

böğürtlen sanrısı

Mevsimler değişince başlıyor memleket hasreti. Geçen her gün, yağan her yağmur ve dahi kar, bana babaannemin sıcacık yatağını hatırlatıyor. Biz küçükken sobanın üstünde ekmek kızartır sonra o ekmeklerin üzerine hayaller, sevgiler, anılar, tereyağı ve biraz da reçel sürerdik. Öyle lezzetliydi ki yaşamak eskiden…Ah şimdi  o karanfil kokulu yer sofralarında olmak vardı. Vişne bahçelerine gömdüğüm fidanlar bile yeşermiyor şu günlerde, oysa yüreğimden koparıp ekmiştim ben onları. Mevsimler değiştikçe özlüyorum dedemi, o vosvos hayalini kurduğu eski divandan anlatırdı bize genç almanya anılarını, belki de Raif Efendi, benim dedemdi kim bilir...
Bazen her şey cümlelere sığmıyor, yazılamıyor, yazılsalarda pek bir şeye benzemiyor; imla kuralları, yazım hataları ve dahası...
bazen bazı şeyler dile getirilemiyor, getirilemediği gibi de beyninin içinde birbirini yiyor, birbirine giriyor, beyni kemiriyor.
İnsanoğlu nankör, insanoğlu doğallıktan uzak, sunî, insanoğlu açgözlü... Bunun en büyük kanıtı olduğum için kendime daha da çok kızıyorum gri duvarlar arasında ve düzeltmek için katiyen bir şey yapmıyorum. Zavallı ben, zavallı kendim, lan varya.... her neyse.... dedim ya söylenmiyor bazen.
Bahçede ki köpekle sabahı beraber ettik, o sesiyle geceyi bense düşüncelerimle ruhumu inlettim. Köpeğin yuvası yoktu. Demir kapınım az ilerisindeki çelikten salıncağın ayağına zincirle bağlıydı. Mahalleden gelip geçeni ürkütüyormuş, insanlar daha az zararsızmış gibi. Üstelik o kadar zincirimiz bile yok. Benim odamda sokaktan farksız tabi, her yer her yerde, kağıtlar, çoraplar, ceketler dağılmış, memleket gibi. Elbiselerimin düz tarafını sadece giydiğimde görebiliyorum, hiç düzgün çıkarmayı beceremezdim zaten. Yastığımın altında bir çorap, ah evet dolabın açık yerinden içeriye atabilecek miydim? Evet attım, basket, bizim evin Maykıl Cordını bendim. Nasıl yazıldığını bile bilmediğim bir efsaneydim. Ruhumu boğmuş olabilirim, renklilerle makineye atmış olabilirim, ben ölmüş bile olabilirim. Köpekle beraber uykuya yöneldik, ikimizde sadece duvarlara konuştuk, gerçi bir yalıtım boya konusu geçiyordu apartmanda, üşüyorduk ama paramız yoktu, battaniyemizde yoktu, annem giderken götürmüştü. Bizim gibi bir kaç aile daha varmış parası olmayan, iki battaniye fazladan almak daha ucuzdu zaten, pek ilgili olmadık konuyla. Duvarlar konuşmazdı, ikimizi de hiç kimse duymadı, birbirimizi zaten anlamadık. Köpek kendi yalnızlığına sığındı, ben kendi yalnızlığıma sığındım.Bir asır önce düşman kuvvetlerinin sarıp, kahraman ordumuzun boğaza mayın döşediği gecede ben, kepaze bir zaman geçirdim. Üstelik onlarla ne yaş farkım vardı ne de boyum daha kısaydı. Onlar kahraman ben ise zavallıydım, utanıyorum kendimden, uyuyorum derinden kederden.
Hastane koltuğunda bile sıra, sırası gelen oturuyor, sırası gelen içeri giriyor, bekleyende ağrı, çıkanda bir tebessüm. İyi olmaktan ziyade, içeride olmuş olmayı bir zafer sayıyorlar. İş mülakatlarından da az sürüyor muayeneler o dar koridorlu, ölüm kokan hastane odalarında. Sabah ciğerlerimi evde, intihar için asmışım sanki annemin kurumuş patlıcanlarının yanına. Mide ağrım o kadar şiddetliydi ki kendimi önemser oldum. Saat altıyı geçiyordu. Bir kaç kez olmuştu ama böylesi ilk ve dayanılmazdı. Otobüse bindim, devlet hastanesinde buldum kendimi. Sabah erken saat olmasına rağmen gün burada çoktan başlamıştı, üşüyordum yine, bu sıra daha çok. Ne kadar acı, uykusuz gözler, hasta yüzler... Hastane canlı mezar yeri. Ölüm bile sırayla.
"Doktor bey nefes alamıyorum...
Durun bir dakika ölemezsiniz, sıra numaranız daha gelmemiş!"
Beklediğim sıra saatler sonra geldi, çevredeki ağrılardan kendi ağrım hafifledi ama yine de canımı yakıyordu. Doktorun yanında uzun kalmadım,iyisin bir şey yok yediğin dokundu herhalde dedi. Bir şey yememiştim. Çok şükür dedim. Çıktım. Yürüdüm ağır ağır. Sebepsiz bir yaş geldi gözümden, gözyaşım gözümü, düşüncelerimse canımı yaktı.
Bir şeylere benziyor bu günler, kötü şeylere, dalmışsam derin düşüncelere bir şey var demektir. Mide ağrım hala devam ediyor, saçım başım dağılmış, çöpümü yere atmışım, toplumdan geçtim kendime saygım kalmamış. Bir ah çoekiyorum geçmişle gelecek arasına. Araftayım, bitkinim? yorgunum. Bir bilinmezlik. Sonsuzlukla hayat arasında. Ne istediğimden emin değilim, ne istediğimi bilip bilmediğimden emin değilim.
Bir şeyleri hatırlatıyor bu günler, kötü şeyleri. Hafızamı yoklamışsam, çomak sokuyorsam eğer, bir şey var demektir.
Oysa ben ilk ne cümleyi kurduğumu, ilk yürümeye başladığımda kime koştuğumu hatırlamak isterdim. Üç yaşlarında başlasaydım yazmaya, sanırım yazdıklarım bu kadar kötü olmazdı. Sanki çok matah bir şeymiş gibi yaşamak birde üzerinde kafa yoruyorum. Gidip kaybolsam nereye kadar? Yüreğimi soğutsam ne zamana kadar? Bir başına yürümekle iki kişi yürümek arasında ne fark var? Sevgi ne için var? Anlamlandıramıyorum, sevmek değil bu belki de öğrenme çabası. Sevmenin yaşı yoktur, yanlış! Öğrenmenin yaşı yoktur.
Kafayı yemek üzereyim aç karnına, kafayı yiyip kendimi öldürmek üzereyim. Zaten ölen binlerce insan yok mu topla, tüfekle? Ben böyle ölmüşüm çok mu? Zaten ölen binlerce çocuk varken benim umutlarım, hayallerim ölmüş çok mu? İkimizde müsvedde, ikimizde yalınız. Sevgi de her şey demek değil! Evet böğürtlenler lezzetli ama dikenleri can yakıcı, senin gibi. Kafamın içinden geçerken bunlar yol katetmişim, farkında değilim. Bakmayın şehrin böyle büyük göründüğüne iki adımdan sonra uzay boşluğuna düşmüyorsun, heryeri birbirine benziyor.
Az ötede düzgün bir masa, masanın üstünde düzgün bir çay, düzgün bir el ve bunların yanında eğreti duran bir kadın. Gözü yaşlı. Bu kadın beni aylar önce masada henüz içilmiş sigara izmaritleriyle bırakan kadın değil miydi? Evet o Sevin. Ne işi var orada, aklımda gelip giderken yorulup kendi mi oturmak istedi acaba. Cebimdeki peçeteyi çıkarıp ona doğru yöneldim, beni görünce şaşırdı, elleriyle gözlerini sildi. Peçeteyi ona uzattım, cebimde birde mandalina vardı, severdi. Onu da uzattım. Yüzüme bile bakmıyordu. Niye bakmıyordu. Oysa ilk gördüğümde ben böyle hayal etmemiştim, hiçbir hayalim yolunda gitmemişti. Bu da onlardan biriydi. Sesimi çıkaramıyordum, Sevin'e baktım, içimde bir mahkeme kurdum oracıkta, hemen yargılamalıydım. İnsan aylar önce, gördüğünde kollarını yırtarcasına, gere gere bekleyip sıkı sıkı sardığı insanın yüzüne niye bakmaz? Bana yaşımdan bahsetme, bana ilerde mutlu olacağımdan bahsetme. Söyledikleri türkülerle yüreğime dokunan insanların hepsi yirmisinde otuzunda,
sevdiğim, kitaplarında her satırda kendimi bulduğum yazarlar otuzunda kırkında göçmüş bu dünyadan. Ben seninleyken de mutsuzdum ama seninleydim, anladın mı? Hayır anlamıyorsun, anlamayacaksın. Mahkeme dağıldı, sonuca varılmadı, iyi veya kötü bir şey hissetmiyordum. Sonra gittim defalarca arayıp, defalarca görmek için çırpındığım insanın yanından, acele bir işim varmış, doğuma yetişen sancılı bir anne temasında, uzaklaştım.
Nedense aklıma kendim geldi, babamın işinin iyi olduğu zamanlar, kedilerden ürkek dokunamazdım, babam elinde küçük bir kedi ile gelmişti bir gün evimize. Kanım ısındı, en iyi arkadaşım olmuştu. Yumuşak tüylü, bembeyazdı. Onunla başka bir hayata başlayabilir, tutunacak bir dal yapabilirdim. Annemde çok sevdi, onu benden daha çok sevdi hatta. Babamın işleri bozulduğunda evdeki kavgalardan sonra hep ona sığınırdı. Öyle ki terk ettiğinde bizi annem. Hakim mahkemede kedi annede mi yoksa babada mı kalacak diye sormuştu. Kedi anneye, ben ise sokağa atılmıştım. Zaten sancılı bir doğum evresi geçirmişim. O geniş adliye koridorlarında kendimi büyüteçle dahi bulamamıştım. Zaten faydalı bir şey olsam annem atar mıydı beni vücudundan? Veya babam beni taşıyamadığı için yükler miydi anneme?
Hüzünlerimi bölüp bölüp yollara serpiştirdim evimi ancak böyle bulabilirdim, beynim uyuştu, bütün gün yürüdüm hüzünlerime basa basa, kendimi bahçede ki köpeğin yanında buldum. Olanları anlattım ve sordum:
Sen hiç sevdiğini, gözyaşları içinde masada bir başına bıraktın mı?                       


16 Ocak 2017 Pazartesi

fütursuz

tartışmalara konu olmayan
bilmem kaçıncı köprü
boğazımda kurulan,
gökyüzünde ki kuş sayısı kadar düğüm dolu üstelik,
odun derler adama, bazen
giyindiği paltosundan mütevellit belli ki,
ve ben bu soğuk,
bu yalın şehirde
taşlara sokulurum
fütursuzca,
güvencin olup,

yeşil

intiharla
yeşil duvara asılmış bisikletin,
o kırık dökük tekerliğindeki
yaldızlı süsler gibiydim,
doğduğumda,
hani şu sevgi dediğiniz bağdan da
kuvvetliydi,
göbek bağım,
kestiler,
ipini koparan girdi hayatıma,
ve ben kalakaldım
duvarda,
asılı bir ipte,
bir başıma,

10 Ocak 2017 Salı

kaporta

yapraksız ağaçlarda yuvaları açığa çıkan kuşlar ile,
bir adamın yakıt alamadığı için
aylardır evinin önünde duran,
mavi minibüsünün sağ arka kaportasına
soğuktan korunmak için saklanan kedinin,
kaderi aynı,

mum

ulaşılmaz bir gölgenin uzuvlarına,
sıralı dizilmiş iki vagonlu raylı içinde,
ürkek,
çekingen,
yaşlı,
genç,
öğrenci,
işçi,
ruhsuz
soğuk,
ve
gökyüzü
devrik bir mumdan
arda kalan,

1 Ocak 2017 Pazar

aşçı

gölgenin gölgesinde,
zaman, rakamları değiştiren bir aşçı,
her gün menüyü tazelemekten farksız,
dönüp dolaşılıp aynı yere geliyor insan,
aşktan, ayrılıktan, hüzünden, neşeden
bir tatil günü işe gitmek zorunda olan işçi gibi,
görüntüler sadece yanılsama,
bu gece hepiniz güzel olsanız ne olur,
yürekten göremedikten sonra,
hadi şimdi sayın beşten geriye kaybettiklerinizi,

mutabık

henüz kış gelmedi şehrine,
ben onu ,
kalemimle gezdiriyorum,
diyar diyar,
saçları sarı papatyalarla örtülü bir tabiat,
kaybolmak mümkün 
ikili ve üçlü atarken ağzıma o minik yumuşak şekerleri,
zaten ben bir şeker yerken,
bir de saçlarıma dokunulunca kendimden geçerim
güneşin bile değemediği
göğsünde ,
huzur adına
tüm organlarımla mutabık olduğumda,
kalemiyle bir buğday tarlasını süremez,
ama çizer,
ve ben doyarım,
buğdaysız,
ekmeksiz,
aşsız,
susuz,
yanıbaşında,
saçlarından güneşi doğuran,
sen,
sen ne güzelsin,

çam

tabure ve çam ağaçlarının sohbetine şahit olmak adına,
damdan düşer gibi
geçtim karşılarına,
bana da bir çay söylediler,
gördün mü dedi çam,
oturduğumuz masayı göstererek,
nereden nereye?

fena

sırılsıklam olmuşum dedi çantam,
bazen dedim olur öyle,
hem fena mı belki ruhun temizlenir,
ama seninde ayakların ıslanmış, dedi,
desene dedim ayakkabılarım bulutlanmış,

dar boğaz

dar boğazlı gelirlerlerim oldu,
fakat ben hep kendimi aşmak adına
olduğum yerde saymadım,
zıpladım,
hoş,
bu da işe yaramadı,
diğer her şey gibi,

çay bardağı

mesafeli yolların düşmanı bir karınca,
hiç çay bardağında kahve içmemiş
lakin en içten şiirleri
geceleri karnına dizlerini çekerek okumuş,
güzelliğini anasından babasından değil,
tabiattan almış,
bütün kırlar karşısında selam durmuş,
koşar adım değil,
ağır ağır başlamış sevmeye
ve sevdiği her saniye,
çekirdek kabuğu taşımış sırtında
ölene dek,
kim bilir,
belki sırtımı döndüğüm yerden 
bana bakıyordur,