17 Ocak 2017 Salı

böğürtlen sanrısı

Mevsimler değişince başlıyor memleket hasreti. Geçen her gün, yağan her yağmur ve dahi kar, bana babaannemin sıcacık yatağını hatırlatıyor. Biz küçükken sobanın üstünde ekmek kızartır sonra o ekmeklerin üzerine hayaller, sevgiler, anılar, tereyağı ve biraz da reçel sürerdik. Öyle lezzetliydi ki yaşamak eskiden…Ah şimdi  o karanfil kokulu yer sofralarında olmak vardı. Vişne bahçelerine gömdüğüm fidanlar bile yeşermiyor şu günlerde, oysa yüreğimden koparıp ekmiştim ben onları. Mevsimler değiştikçe özlüyorum dedemi, o vosvos hayalini kurduğu eski divandan anlatırdı bize genç almanya anılarını, belki de Raif Efendi, benim dedemdi kim bilir...
Bazen her şey cümlelere sığmıyor, yazılamıyor, yazılsalarda pek bir şeye benzemiyor; imla kuralları, yazım hataları ve dahası...
bazen bazı şeyler dile getirilemiyor, getirilemediği gibi de beyninin içinde birbirini yiyor, birbirine giriyor, beyni kemiriyor.
İnsanoğlu nankör, insanoğlu doğallıktan uzak, sunî, insanoğlu açgözlü... Bunun en büyük kanıtı olduğum için kendime daha da çok kızıyorum gri duvarlar arasında ve düzeltmek için katiyen bir şey yapmıyorum. Zavallı ben, zavallı kendim, lan varya.... her neyse.... dedim ya söylenmiyor bazen.
Bahçede ki köpekle sabahı beraber ettik, o sesiyle geceyi bense düşüncelerimle ruhumu inlettim. Köpeğin yuvası yoktu. Demir kapınım az ilerisindeki çelikten salıncağın ayağına zincirle bağlıydı. Mahalleden gelip geçeni ürkütüyormuş, insanlar daha az zararsızmış gibi. Üstelik o kadar zincirimiz bile yok. Benim odamda sokaktan farksız tabi, her yer her yerde, kağıtlar, çoraplar, ceketler dağılmış, memleket gibi. Elbiselerimin düz tarafını sadece giydiğimde görebiliyorum, hiç düzgün çıkarmayı beceremezdim zaten. Yastığımın altında bir çorap, ah evet dolabın açık yerinden içeriye atabilecek miydim? Evet attım, basket, bizim evin Maykıl Cordını bendim. Nasıl yazıldığını bile bilmediğim bir efsaneydim. Ruhumu boğmuş olabilirim, renklilerle makineye atmış olabilirim, ben ölmüş bile olabilirim. Köpekle beraber uykuya yöneldik, ikimizde sadece duvarlara konuştuk, gerçi bir yalıtım boya konusu geçiyordu apartmanda, üşüyorduk ama paramız yoktu, battaniyemizde yoktu, annem giderken götürmüştü. Bizim gibi bir kaç aile daha varmış parası olmayan, iki battaniye fazladan almak daha ucuzdu zaten, pek ilgili olmadık konuyla. Duvarlar konuşmazdı, ikimizi de hiç kimse duymadı, birbirimizi zaten anlamadık. Köpek kendi yalnızlığına sığındı, ben kendi yalnızlığıma sığındım.Bir asır önce düşman kuvvetlerinin sarıp, kahraman ordumuzun boğaza mayın döşediği gecede ben, kepaze bir zaman geçirdim. Üstelik onlarla ne yaş farkım vardı ne de boyum daha kısaydı. Onlar kahraman ben ise zavallıydım, utanıyorum kendimden, uyuyorum derinden kederden.
Hastane koltuğunda bile sıra, sırası gelen oturuyor, sırası gelen içeri giriyor, bekleyende ağrı, çıkanda bir tebessüm. İyi olmaktan ziyade, içeride olmuş olmayı bir zafer sayıyorlar. İş mülakatlarından da az sürüyor muayeneler o dar koridorlu, ölüm kokan hastane odalarında. Sabah ciğerlerimi evde, intihar için asmışım sanki annemin kurumuş patlıcanlarının yanına. Mide ağrım o kadar şiddetliydi ki kendimi önemser oldum. Saat altıyı geçiyordu. Bir kaç kez olmuştu ama böylesi ilk ve dayanılmazdı. Otobüse bindim, devlet hastanesinde buldum kendimi. Sabah erken saat olmasına rağmen gün burada çoktan başlamıştı, üşüyordum yine, bu sıra daha çok. Ne kadar acı, uykusuz gözler, hasta yüzler... Hastane canlı mezar yeri. Ölüm bile sırayla.
"Doktor bey nefes alamıyorum...
Durun bir dakika ölemezsiniz, sıra numaranız daha gelmemiş!"
Beklediğim sıra saatler sonra geldi, çevredeki ağrılardan kendi ağrım hafifledi ama yine de canımı yakıyordu. Doktorun yanında uzun kalmadım,iyisin bir şey yok yediğin dokundu herhalde dedi. Bir şey yememiştim. Çok şükür dedim. Çıktım. Yürüdüm ağır ağır. Sebepsiz bir yaş geldi gözümden, gözyaşım gözümü, düşüncelerimse canımı yaktı.
Bir şeylere benziyor bu günler, kötü şeylere, dalmışsam derin düşüncelere bir şey var demektir. Mide ağrım hala devam ediyor, saçım başım dağılmış, çöpümü yere atmışım, toplumdan geçtim kendime saygım kalmamış. Bir ah çoekiyorum geçmişle gelecek arasına. Araftayım, bitkinim? yorgunum. Bir bilinmezlik. Sonsuzlukla hayat arasında. Ne istediğimden emin değilim, ne istediğimi bilip bilmediğimden emin değilim.
Bir şeyleri hatırlatıyor bu günler, kötü şeyleri. Hafızamı yoklamışsam, çomak sokuyorsam eğer, bir şey var demektir.
Oysa ben ilk ne cümleyi kurduğumu, ilk yürümeye başladığımda kime koştuğumu hatırlamak isterdim. Üç yaşlarında başlasaydım yazmaya, sanırım yazdıklarım bu kadar kötü olmazdı. Sanki çok matah bir şeymiş gibi yaşamak birde üzerinde kafa yoruyorum. Gidip kaybolsam nereye kadar? Yüreğimi soğutsam ne zamana kadar? Bir başına yürümekle iki kişi yürümek arasında ne fark var? Sevgi ne için var? Anlamlandıramıyorum, sevmek değil bu belki de öğrenme çabası. Sevmenin yaşı yoktur, yanlış! Öğrenmenin yaşı yoktur.
Kafayı yemek üzereyim aç karnına, kafayı yiyip kendimi öldürmek üzereyim. Zaten ölen binlerce insan yok mu topla, tüfekle? Ben böyle ölmüşüm çok mu? Zaten ölen binlerce çocuk varken benim umutlarım, hayallerim ölmüş çok mu? İkimizde müsvedde, ikimizde yalınız. Sevgi de her şey demek değil! Evet böğürtlenler lezzetli ama dikenleri can yakıcı, senin gibi. Kafamın içinden geçerken bunlar yol katetmişim, farkında değilim. Bakmayın şehrin böyle büyük göründüğüne iki adımdan sonra uzay boşluğuna düşmüyorsun, heryeri birbirine benziyor.
Az ötede düzgün bir masa, masanın üstünde düzgün bir çay, düzgün bir el ve bunların yanında eğreti duran bir kadın. Gözü yaşlı. Bu kadın beni aylar önce masada henüz içilmiş sigara izmaritleriyle bırakan kadın değil miydi? Evet o Sevin. Ne işi var orada, aklımda gelip giderken yorulup kendi mi oturmak istedi acaba. Cebimdeki peçeteyi çıkarıp ona doğru yöneldim, beni görünce şaşırdı, elleriyle gözlerini sildi. Peçeteyi ona uzattım, cebimde birde mandalina vardı, severdi. Onu da uzattım. Yüzüme bile bakmıyordu. Niye bakmıyordu. Oysa ilk gördüğümde ben böyle hayal etmemiştim, hiçbir hayalim yolunda gitmemişti. Bu da onlardan biriydi. Sesimi çıkaramıyordum, Sevin'e baktım, içimde bir mahkeme kurdum oracıkta, hemen yargılamalıydım. İnsan aylar önce, gördüğünde kollarını yırtarcasına, gere gere bekleyip sıkı sıkı sardığı insanın yüzüne niye bakmaz? Bana yaşımdan bahsetme, bana ilerde mutlu olacağımdan bahsetme. Söyledikleri türkülerle yüreğime dokunan insanların hepsi yirmisinde otuzunda,
sevdiğim, kitaplarında her satırda kendimi bulduğum yazarlar otuzunda kırkında göçmüş bu dünyadan. Ben seninleyken de mutsuzdum ama seninleydim, anladın mı? Hayır anlamıyorsun, anlamayacaksın. Mahkeme dağıldı, sonuca varılmadı, iyi veya kötü bir şey hissetmiyordum. Sonra gittim defalarca arayıp, defalarca görmek için çırpındığım insanın yanından, acele bir işim varmış, doğuma yetişen sancılı bir anne temasında, uzaklaştım.
Nedense aklıma kendim geldi, babamın işinin iyi olduğu zamanlar, kedilerden ürkek dokunamazdım, babam elinde küçük bir kedi ile gelmişti bir gün evimize. Kanım ısındı, en iyi arkadaşım olmuştu. Yumuşak tüylü, bembeyazdı. Onunla başka bir hayata başlayabilir, tutunacak bir dal yapabilirdim. Annemde çok sevdi, onu benden daha çok sevdi hatta. Babamın işleri bozulduğunda evdeki kavgalardan sonra hep ona sığınırdı. Öyle ki terk ettiğinde bizi annem. Hakim mahkemede kedi annede mi yoksa babada mı kalacak diye sormuştu. Kedi anneye, ben ise sokağa atılmıştım. Zaten sancılı bir doğum evresi geçirmişim. O geniş adliye koridorlarında kendimi büyüteçle dahi bulamamıştım. Zaten faydalı bir şey olsam annem atar mıydı beni vücudundan? Veya babam beni taşıyamadığı için yükler miydi anneme?
Hüzünlerimi bölüp bölüp yollara serpiştirdim evimi ancak böyle bulabilirdim, beynim uyuştu, bütün gün yürüdüm hüzünlerime basa basa, kendimi bahçede ki köpeğin yanında buldum. Olanları anlattım ve sordum:
Sen hiç sevdiğini, gözyaşları içinde masada bir başına bıraktın mı?                       


16 Ocak 2017 Pazartesi

fütursuz

tartışmalara konu olmayan
bilmem kaçıncı köprü
boğazımda kurulan,
gökyüzünde ki kuş sayısı kadar düğüm dolu üstelik,
odun derler adama, bazen
giyindiği paltosundan mütevellit belli ki,
ve ben bu soğuk,
bu yalın şehirde
taşlara sokulurum
fütursuzca,
güvencin olup,

yeşil

intiharla
yeşil duvara asılmış bisikletin,
o kırık dökük tekerliğindeki
yaldızlı süsler gibiydim,
doğduğumda,
hani şu sevgi dediğiniz bağdan da
kuvvetliydi,
göbek bağım,
kestiler,
ipini koparan girdi hayatıma,
ve ben kalakaldım
duvarda,
asılı bir ipte,
bir başıma,

10 Ocak 2017 Salı

kaporta

yapraksız ağaçlarda yuvaları açığa çıkan kuşlar ile,
bir adamın yakıt alamadığı için
aylardır evinin önünde duran,
mavi minibüsünün sağ arka kaportasına
soğuktan korunmak için saklanan kedinin,
kaderi aynı,

mum

ulaşılmaz bir gölgenin uzuvlarına,
sıralı dizilmiş iki vagonlu raylı içinde,
ürkek,
çekingen,
yaşlı,
genç,
öğrenci,
işçi,
ruhsuz
soğuk,
ve
gökyüzü
devrik bir mumdan
arda kalan,

1 Ocak 2017 Pazar

aşçı

gölgenin gölgesinde,
zaman, rakamları değiştiren bir aşçı,
her gün menüyü tazelemekten farksız,
dönüp dolaşılıp aynı yere geliyor insan,
aşktan, ayrılıktan, hüzünden, neşeden
bir tatil günü işe gitmek zorunda olan işçi gibi,
görüntüler sadece yanılsama,
bu gece hepiniz güzel olsanız ne olur,
yürekten göremedikten sonra,
hadi şimdi sayın beşten geriye kaybettiklerinizi,

mutabık

henüz kış gelmedi şehrine,
ben onu ,
kalemimle gezdiriyorum,
diyar diyar,
saçları sarı papatyalarla örtülü bir tabiat,
kaybolmak mümkün 
ikili ve üçlü atarken ağzıma o minik yumuşak şekerleri,
zaten ben bir şeker yerken,
bir de saçlarıma dokunulunca kendimden geçerim
güneşin bile değemediği
göğsünde ,
huzur adına
tüm organlarımla mutabık olduğumda,
kalemiyle bir buğday tarlasını süremez,
ama çizer,
ve ben doyarım,
buğdaysız,
ekmeksiz,
aşsız,
susuz,
yanıbaşında,
saçlarından güneşi doğuran,
sen,
sen ne güzelsin,

çam

tabure ve çam ağaçlarının sohbetine şahit olmak adına,
damdan düşer gibi
geçtim karşılarına,
bana da bir çay söylediler,
gördün mü dedi çam,
oturduğumuz masayı göstererek,
nereden nereye?

fena

sırılsıklam olmuşum dedi çantam,
bazen dedim olur öyle,
hem fena mı belki ruhun temizlenir,
ama seninde ayakların ıslanmış, dedi,
desene dedim ayakkabılarım bulutlanmış,

dar boğaz

dar boğazlı gelirlerlerim oldu,
fakat ben hep kendimi aşmak adına
olduğum yerde saymadım,
zıpladım,
hoş,
bu da işe yaramadı,
diğer her şey gibi,

çay bardağı

mesafeli yolların düşmanı bir karınca,
hiç çay bardağında kahve içmemiş
lakin en içten şiirleri
geceleri karnına dizlerini çekerek okumuş,
güzelliğini anasından babasından değil,
tabiattan almış,
bütün kırlar karşısında selam durmuş,
koşar adım değil,
ağır ağır başlamış sevmeye
ve sevdiği her saniye,
çekirdek kabuğu taşımış sırtında
ölene dek,
kim bilir,
belki sırtımı döndüğüm yerden 
bana bakıyordur,