25 Aralık 2015 Cuma

çay

bavuluna iç organlarını koyup gittikten bir müddet sonra
ölüm haberi geldi
giden gelir mi
gözüne kestirebilir mi çizgileri siyaha çalan yolu
masada dostlar
kalksam ayıp etmiş olur muyum?
çay söyledim
zaten param da azaldı
çayımı bitireyim de
öyle kalkayım en iyisi
ne dostlara
ne de çaya
edepsizlik etmeyim

it

uzun cümleler kuran bir adam
eli ayağı zayıflıktan incecik
içtiği türk kahvesini seviyor mu sevmiyor mu
belirsiz
yüreği mukavvadan bir kulübe
hani iti bağlasan
yaşamaz
hayat işte
it
gibi yaşatıyor insanı
hayat işte
hayat!

soba

kestane rengi masanın sağlamlığı
ruhumun gürültüsüne denk
hangi dönemin şairi kalbim bilinmez
akşam sadece güneş batınca mı belirir
güneş sadece gündüz için midir?
ıhlamurlar hep pahalı olmak zorunda mı?
sevgili, vefasız mıdır?
sırtına taşınınca insan insanı
yürek ezilir mi ?
duvarlar ise boyanınca
anlardık kış gelmiş
ayaklarımız naftalin kokulu tüylü battaniye de
dünden kalma ekmek
sobanın üstünde
hayat bu kadar zor olmak zorunda mı?

24 Aralık 2015 Perşembe

kızılırmak

parmaklarımı şelale yaptım kağıttan,
masamı Kızılırmak belledim yurdun dört bir yanını dolaşan
iklimimi ekvatordan almıyorum ama erozyona falan eyvallahım yoktur,
ah şu garip yüzüm
nasıl sakınır vahşi insanlardan
insancıl bir kurtadamdır gönlüm hep geceleri görünür
ünlü bir mimar tarafından yapılmış bir kuledir bedenim hep sana doğru durur
saatimi sana ayarlarım,
bugün günlerden de sen ayrıca,

ankesörlü adam

bir şiire konu olabilir mi ankesörlü telefon yalnızlığı?
belki de olur
kim bilir,
şiir bu
sağı solu
belli olmaz

23 Aralık 2015 Çarşamba

yalınız!

yalnızlıkla yoğrulan yüreğin mayasında bozukluk olmaz,
yalnızlıkla beslenen ağaç kurumaz,
yalnızlıkla doğan güneş batmaz,
yalnızlıkla düşen kar erimez,
yalnızlığa doğan can tek seferde çıkmaz!

cam

sıcağı soğuğa katık edip sabah, öğle, akşam alıyordu, bunu yaşam standartlarına uygun olarak yapıyordu. buz tutan ellerini bardak bardak sevgiyle ısıtana kadar yüzü gülmedi, cam kenarlarını da pek sevmezdi, insanların yüzlerinden iğrendiği için de kendini kitaplara verdi, o gün bugündür, hem elleri hem yüreği sımsıcak...
ortak şeyleri düşünemeyebiliriz, ama okuduğumuz şeyler aynı olabilir

tablo

bedenimin danteli kalbim,
damarlarımla birlikte ilmek ilmek işlenmiş,
dedemden kalma eski bir radyo,
çalıyor
gözyaşımda demlediğim çayım,
bağrımda pişen bir çift yumurta
ve yüreğimden düşen umutlarımla beraber
dinliyorum
zira umudun fakirin ekmeği olduğu konusunda söylentiler çalkalanıyor,
fotosentez yapan yastığımda yeşeriyor gün,
mevsimler halının üstünde değişiyor
duvarda asılı bütün tablolar
al kağıdı kalemi,
kılıcın ulaşamadığı yerlere ulaş
çünkü kalem;
gönlümün elçisi...

çan

koyunlar inekler akşam ezanı gelmeyince tahta kapıya doğru, meraklanır çan sesleri dinlenirdi, kulak kesilirdi ev ahalisi,
her koyunu kendi yüreklerinden asarlardı kurban vakti, eski bir pencereden bakardı nine; bastonu başlığında asılı yatağından

19 Aralık 2015 Cumartesi

sabah

sabah sabah deme
güzel şeyler hep sabah olur
bir insanı sevmeye sabah başlanır,
günün en güzel yemeği kahvaltıdır
gün sabah başlar
güneş hep sabah doğar
çizgi filmler sabah yayınlanır
deme sabah sabah diye
her şey sabah olur
çünkü akşama çıkacağımız meçhul...

13 Aralık 2015 Pazar


halı deseninde ilerlerken kafası karışan karınca,
mevsim geçişine yorulan grip, 
hepsi kahvaltıma eşlik ediyor, 
yüreğimin atışı akrep yelkovanı hareketlendiriyor, 
damla damla düşüyor gök,
önce kafama, 
sonra yeryüzüne

4 Aralık 2015 Cuma

fotoğraf

mevsim mevsim değişir her şey
düşen yapraklar bile belli bir müddet sonra alır ağaçta ki yerini, giden kuşlar geri gelir,
yağmurun ardından gökkuşağı hep olmasada zaman zaman açar
nereye gideceğim meçhul ama bu yolun sonu güzel yere çıkıyor eminim,
mevsimlerden sonbahar
ben yürüyorum durmadan

3 Aralık 2015 Perşembe

en çok sen

nefes alıp verdiğim ciğerime bir sen yakışırsın
utangaç bahçelerimin hasatını bir sana endekslerim
dünyaya gelen her çocuk senin yüreğinde filizlenir
çantama kitap, defter bir de sen koyarım
sen bilmezsin,
ben en çok seni severim
seni

kapı-merdiven

sensörlü kapıların yürüyen merdivenlerin hepsi gavattır!
kapı dediğin her gördüğüne açılmayacak, üzerinde ''itiniz, çekiniz'' yazacak, her geleni taşımayacak merdiven dediğin, emek sarfeden yararlanacak
bugünlerde herkes çok tembel, insanların tüm uzuvlarına yansımış bu tembellik, ülkenin kömür rezervine artık yerüstünde de rastlayabiliyoruz, kalbi kararmış insanlardan geçilmiyor ortalık ne de olsa, doğru olmayan, hoş olmayan ne varsa insanlıkta mevcut.

29 Kasım 2015 Pazar

peaah

kitaplığın her rafına ayrı bir düş iliştirdim,
satırlarla sütun bacaklı kızların hiç biri ilgilenmedi,
hayatın anlamını 4. sınıf öğrencisinin elindeki türkçe sözlükte aramaya başladım,
bulamadım
yolda üstüne bastığım her taş, yüreğime oturdu kursağımda kaldı
baktığım her gökyüzü karardı, sevdiğim her canlı gitti, yüzdüğüm her deniz kurudu, yediğim her yemek zehirledi,
içtiğim her su kirlendi, giydiğim her ayakkabı her kazak her gömlek yırtıldı
güney yarım küre ile kuzey yarım küre mevsim farkı ile yaşadığım bu dünya ise,
çoktan yerle bir oldu.

!

bu mevsim sıkıldı bizden,
yani sözüm ona sonbahar
yaprakların düştüğü yetmezmiş gibi birde üstlerine basıyoruz
birde utanmadan süpürüyoruz
insanlık yapraklardan daha az kirletiyormuş gibi
ah,
kıymet,
bilmiyoruz

^^

her cümleni yüreğimde ayrı bi yere yerleştiriyorum, tamamlanıyorum
sen dağılan bir adamın parçalarısın, bir sen tamamlarsın tamamlıyorsun,
tahammülü zor bu adamı bağışla,
toprak kokusu sinmiş üstüne, sana değen her sözcük yeşeriyor
her cümle can buluyor
her harf vücut buluyor
ben bir alfabeyim, sadece sana yazılan, sadece sana şifrelenen, mors alfabesi bok yemiş yanımda, benim iç yüzüm sensin
yüzümü kara çıkarma

...



"hayatımın tam ortasına çizilmiş şerit şerit çizgiler, 

ne kadar kalabalıksam o kadar kalabalığım işte 
yol olmuşum, gelen geçeni aratmıyor, 
dişli arabalar ve tanklar da geçmiyor üstelik 
sadece insanlar,
diyorum ya sana; yol olmuşum diye, 
iktidar ruhlu kadın
bu yolu istimlak et
bu yola taş koy"

17 Kasım 2015 Salı

Son/baharım

ben sonbaharım, 
dokunma dallarıma 
ben kendim dökülürüm
süpürme yapraklarımı, 
bırak sonbaharlığımı yaşayım
bana temizlikten dem vurma önce git kırıp döktüğün kalpleri topla yerden
diyorum ya
 sonbaharım diye, 
anlamlar yükleme 
bana, 
bakma öyle 
sararıp soldum işte,
dokunma bana,
ben
son

baharım

---

karayollarının beyazdan siyaha çalan çizgilere basmadan geçi, çizgiye basarsan yanarsın,
kibritle oynarken kıvılcım çıkarma ateş çıkarsa yanarsın,
çayını çorbanı ocaktan çıkar çıkmaz ağzına götürme, aniden içersen yanarsın,
henüz yakılmış, üstünde kestaneler olan sobaya elini sürme, yanarsın
güneşe öğle vakti çıkma, yanarsın
yüzünü öyle herkese gösterme, eğer biri severse seni işte o zaman yakarsın, yanarım!

)

pabuçlarımın bağcıklarını bağlamayı çok eskiden öğrendim, ben dünyaya geldiğimde çok güzeldim, dünya da öyle, önce dünya çirkinleşti, sonra ben.
ağaçlar yeşerdi, çiçekler açtı, sevdiğim bütün kızlar bu şehirde doğup büyüdü, sevdiğim bütün kızlar beni bu şehirde terk etti, dünya için söz konusu bile olamazdım, zira ben bu dünyaya çoktum. içtiğim bütün çaylara iki kişilik şeker atıyorum, iki kişilik gülüyor, iki kişilik yemek yiyorum, gökkuşağı açana kadar ben yine hayatta olucam, yağmur yağarsa şu sıra, bilin ki ben öldüm

Bırak beni,ben


gecenin kasveti tırnak aralarıma sızdı,
gören beni, pis çocuk, ellerini yıka diyecek
musluğu açarsam doğar mı güneş?
suya sabuna dokunmadan temizleyebilir miyim ki ellerimi?
uzuvlarım dinlemiyor artık beni, 
itaat etmiyor gözlerim bana, 
kan çanağı gözlerim kapanmıyor, 
çığlıklarım dışarıya çıkamıyor,
kararım kesin, tırnaklarımı kesiyorum
kurtulacağım kendimden,
bu sefer eminim
kurtulacağım,

kendimden

29 Ekim 2015 Perşembe

:

kadın, ağrıyan kalbinin sancılarını bastırmak için başladığı sigarada söndürdü güneşini,
ruhu giyindiği parkası kadar kararmış, dudakları bozkırın toprağı kadar kupkuru
duman sindiği üstü, sisli bir geceden geçen sokak kedisi gibi kokmuş
izmaritinde saklanan hayatı, yine izmaritinde son bulacak

28 Ekim 2015 Çarşamba

|

beklediğim sen değilsin, 
beklediğim atlı arabalar, 
mekanik şeylerden iğrenir oldum, 
rahatlık batıyor bana
gelme artık aklıma
diyorum ya işte
beklediğim sen değilsin

!

yağmur damlaları parmaklarımdan akıyor sanki, oldum olası ıslaklıkla yaşarım hayatı, ne de olsa su tabancasıyla büyüyen çocuklardık, sonra o tabancalarla öldürüldük, hemde birer birer,
her çocuk büyüyünce terkeder mi kendisini, terk etmek bir cinayet değil midir en başta, her çocuk büyüyünce katil mi olur?
soruların cevapları mezarlarda, vicdanınızı, çocukların ulaşamayacağı yerlere koyun, güneş ışığıyla besleyin 
Ha birde karanlıktan da korkmayın artık!

21 Ekim 2015 Çarşamba

Peribacası yahut peribabası

ruhum taşlaşmış benim, 
artık ne çarpsa yüreğime işlemiyor, 
hiçbir acı delip geçemiyor, 
hiç bir gözyaşı içime sızamıyor
ruhum diyorum, 
ruhum taşlaşmış
sonra zaman aşımına uğradı, zamanla!
şu saatten sonra peribacasıyım artık, 
bozkırım artık, 
turistiğim artık
ücretliyim yer yer...
ruhum diyorum ruhum!
taşlaşmış

/

Yastığıma ektiğim çiçekler henüz filizlenmedi, bekliyorum
Geceden sularını hazır ediyorum, insanlıktan miras kalan gözyaşlarımla suluyorum, sabah güneş ilk önce yastığıma vurur, acılar ilk önce yastığıma düşer, ben her gece yastığıma gömülür her sabah yastığımdan dirilirim

18 Ekim 2015 Pazar

mahalle karılarının diline pelesenk olurum
seni düşünürsem,
bir gün
eğer seni unutursam
kıyametin en büyük alameti olurum!
neye hüzün duyduğunu tam olarak kestiremiyorum
ama
hepsine
ortağım,
tozlu yolların her zerresine sakladım
seni
hava moleküllerini mülakatla aldım ciğerime,
zarar verip. seni düşüncemden alıkoymasınlar diye

-

gecenin iniltisini dindirmek için etlerimi koparıp koparıp
ay'ın önüne attım,saatleri geri almadan önce ölü taklidi yaptım
yüreğimi 12 eşit parçalı bir puzzle haline getirdim,
parçalarımı her bir güzelliğine bölüştürdüm
nefes al nefes ver
nefes al nefes ver ki
hayat bulayım

14 Ekim 2015 Çarşamba

-

Çok benziyoruz, yansımam gibisin, uzaktasın ama yakın, yabancı ama çok tanıdık
birlikte doğmuş olamayız, sen benim hüzünlerimin toplayıcısı, sen gülüşlerimin defosusun,
nerdeydin de yetişemedin bana, nerdeyim ki yetişemiyorum sana,
seni tanımak için neden acıkmam gerekti, huzura
sen sözlükte neden saklı kaldın kuru yaprağın altında
huzurum, sen neden eksik kaldın kuru gönlümün altında, ne olursa olsun, benziyoruz işte, yabancısın kilometrelerce, yakınsın bir nefes, uzaksın şah damarım kadar

-

organları tamdı ama bir şey eksikti, ruh
aradığı ruhu yıllar sonra bulmuştu, hiç bilmediği, bilemeyeceği bi mevsimin, hiç olmadık bi şehrinde
soğuk, karanlık bir zamanda,
gözbebeklerine kundaklayıp yatırdı yüreğine ruhunu
İşte diyordu, tam'ım işte
Ben 20 yıl sonra anca doğdum, ben şimdi doğdum anne
konuşmayı biliyorum, sütte istemem, yürüyorumda
sevgi anne, sevgini ver bana

3 Ekim 2015 Cumartesi

Gözümün önü sararmaya başladı, şehir çok sigara içiyor olmalı, ağaçlar bir bir soyunuyor, hayat bu kadar mı edepsiz oldu?
sizler her biriniz ayrı bir dünya, hanginiz hangi yarım küre, her biriniz ayrı mevsim, çözemiyorum sizleri,
sevmiyorsanız bu hayatı, yaşamaya değer bulmuyorsanız,
günaha girmeyin!

28 Eylül 2015 Pazartesi

kuşlar su içsin diye, oluk oluk ruhum
şimdi hangi mevsimim bilmiyorum

kuşları beklemeli miyim onu da bilmiyorum
kafamı koparırsam özüme döneceğim
sizin de istediğiniz bu değil mi

kafamın kopması!

ruh,sinir

Ruh ve sinir hastalığına girebilmeniz için;
-kpss girip en az 70 puan almış olmak,
-boyun 1.70 in üzerinde olmak,
-en az iki yıl fakülte okumuş olmak,
-hayatta en az bir kere ağlamış olmak,
-milletvekili yeğeni olmak, -ve bir çok kez terkedilmiş olmak
gerekmektedir
Zira ruhumuzu ve sinirlerimizi devlet istimlak etmiş durumda
ee devlet işine öylece girmek hiçte kolay değil
öptüğünüz kurbağa sizle dövüşmeden önce kaydınızı yaptırmayı unutmayınız
Son başvuru tarihi, doğum gününüz.


Not: kravat takmak mecburidir.
insanlar değişime ayak uydurmayı severler,

tekerliğin icadından beri aynı dünya, değişen sadece, tekerlek

19 Eylül 2015 Cumartesi

Sonra?

Kime neye uzaklık, kime neye yakınlık,
Bu mesafeler bizi öldüren değil mi? 
insan toprağa neden gömülür sence, çünkü gökyüzünü ister hep
Bütün hayatı ona bakarak geçer, çünkü hayaller hep yukarıdadır, hayal kırıklığını hep başı önde toprakla yaşar, sonra? Sonra mı?
Ruhumuza el fatiha.

14 Eylül 2015 Pazartesi

unut(ma) beni

bir uçurumun köşesine götürüp, renklilerle at beni
doğanın uğultusuna, toprağın mineraline kat beni
alıp bir kurban pazarında sat beni
gece vakitli vakitsiz ağlarsam döv beni
veli toplantısına çağrıldığında öv beni
bir sokak arasında kaybet beni
akşam ezanına kadar gelmezsem merak et beni
güneş batar batmaz
ay çıkar çıkmaz
çocuğun biri doğar doğmaz
bir ihtiyar ölür ölmez
kıyamet kopar kopmaz terk et beni
en sevdiğin kitabın arasında kurut beni
yüreğimden tutup, derinden, içinden unut beni

26 Ağustos 2015 Çarşamba

su

hayatımın veziri yaptığım herkes beni rezil etti, ele, aleme
reytingi yüksek siyah beyaz bir filmim şimdi terkedilesi yazlık sinemelarda
kalbimin fuck off'larını, dilim lanet olsun diye çeviriyor, dilim yabancı gönlüme, dilim yabancı dil bilmiyor, insanları kandırıyor, dilim ısırdığımda kanıyor, acı yeyince yanıyor
eğer bir gün unutabilirsem seni koşup bir bardak su içecem
çünkü ben aklımda bir şeyle mutfağa gittiğimde çabuk unutuyorum, yürüdüğüm yolun ve geçirdiğim zamanın acısını bir bardak suyla geçirmeye çalışıyorum
bir bardak su ile geçip gider misin içimden, bilemiyorum

18 Ağustos 2015 Salı

saçma sapan

Tatlı dilim yılan zehirleriyle dolu, bir yazının daha başına geldik, mevsimlerden de hiçbir şey. Üstüme acıdan başka herhangi bir doğa olayı karışmıyor, toprağa da karışamıyorum. Köyünden patlıcan getirip satan adamın kazancına eş değer hüznüm, gönlüm mosmor. Kalbimin aynası kapkara, yine toparlayamıyorum cümlelerimi.
olmuyor, hiç bir şey!

12 Ağustos 2015 Çarşamba

...

yerleşik hayata henüz geçmiş topluluklar gibi olsam, yine de çarşamba pazarına gider esnaf amcanın çürük domateslerine maruz kalırdım
iş eski yeni de değil, iş bende
hayatta çıkardığım tek sesin ağzımdan gelmesi, ezgisine kulak kabartılan aletlere meyletmememin tek sebebi yalnızca benim
ee, ne farkım kaldı toprağın altında ki sincaptan?
arabam çalışmıyor
evim ısınmıyor
buralar beni sevmiyor
neyi kaldı insanlığımın?

9 Ağustos 2015 Pazar

öyle

Kağıt kalemi alınca elime başlıyor hayat sancılarını tekrar duyar gibiyim annemin her kelimeyi zaman dilimine böldüm, tüm dil kurumum hem fikir benimle ne de olsa kahvem yanıbaşımda, bir kaç teferruat için yardım aldım hayattan, en çok da sevilmeyi öğrendim, ama hep sınıfta kaldım. Her satıra bir kulp taktım, her pilavda bir kaşık bıraktım, uzanabildiğim her ciğeri pisledim, gördüğüm her kediye pisiledim, beni rahatsız eden her sineği öldürdüm, aldığım her nefeste de ben öldüm, benden geriye kalan, sizin olsun!

6 Ağustos 2015 Perşembe

Tokmak

kapıdan kovaam bacadan giren hüzünlerim var benim
penceremin önünde çiçeklerim
hep birlikte güldüğüm dostlarım var benim
hep bana gülen dostlarım...
ardı soğuk tokmak, kaç kere vurulmuş şimdiye kadar bilinmez, biliyorum bir kez daha çalınsa kapım öleceğim
olan çiçeklerime olacak
onları ben ölürsem kim sulayacak?

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Bilinçaltını üstüne getirdim, yine de seni atamadım
tavandan aşağı sallanıyor sabah,
altımda bir tabure
çocuklaşma dedi annem
anne be dedim;
ben ne zaman büyüdüm?
hayatı elimize yüzümüze bulaştırmak tek meziyetimiz, yapıcıdan ziyade yıkıcı olmamız bizi bu hallere getirdi

olur

Saçlarını dolamışım ellerime
gözlerim ekmek almaya gitmiş
bundan güzel şiir olur
gökyüzüne çıkmış
ruhunu izliyorum
seni bi tek oradan görebiliyorum
bundan da güzel şiir olur
iki yalnız bir adam etmez,
ne bir baltaya sap
ne de bir şiir olur
olsa olsa hiç
Olur
böyle şiir mi olur?

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Mesela yani

biraz ondan koyarsın biraz bundan, al sana waffle hayat bu kadar tatlı olsa keşke, ya da sahip olduğumuz her şey böyle burjuva hayaller kurdursa kürkçü dükkanı bizim olsa mesela, alabildiğine insan koysak kampanya yapsak icabında, ikinci gidişte dönüşler bedava olsa kepenklerimiz rengarek olsa kepenklerimiz gökkuşağı olsa hani zekatını yüreğimizden versek, belki doğru şeyler yapmadık ama iyi insanlarız sonuçta keşke şimdi waffle olsa da yesek, mesela

26 Temmuz 2015 Pazar

bizden türkçeye yeni imla kuralı olurdu, ne bileyim felsefede yeni bir akım başlatabilirdik
eğer biz olabilseydik 2+2 kesinlikle 5 ederdi

25 Temmuz 2015 Cumartesi

ahh

ceylan yüzünü her çevirişinde ruhumda mevsimleri değiştirir, sigarayı sever, her birini ruhumda söndürürdü, ruhlar alemim izmaritten geçilmiyor,
kadın
ne güzelsin kadın!
masumiyetin bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi koca adam ilan ediyorum

24 Temmuz 2015 Cuma

Her zaman yağmur yağmazdı şehre ama gökyüzü hep rengarenkti,
insan her şeyi bir yerlerden ummamalı fikrimce,
bekletmektense beklemeli
sevilmemeye ağlamaktansa ilk kendi sevmeli
ölmeyi düşünmektense ilk önce doğup yaşamayı öğrenmeli
gelen misafire şeker tutmalı
ayakkabıları ters çevirmeli
insan önce kendini sevmeli
ve
insan kendine göre bir dünya bulamazsa çevresinde , kafasını hafif kaldırıp gökyüzüne bakmalı...
bütün renkler orada, birisi mutlaka yol gösterir çünkü
Vazgeçtiğin ben değil, kabinde üç kere giyip çıkardığın tişört ve ben o tişörtten daha az yakışmıştım yanına, giymediğin her elbise için ayıplanışına bile aşıktım oysa, bir seni sade katıksız yalın seviyordum, bu arada içki kasalarınıda sevmem, kendimden kopan her bir parçayı sana ekledim, seni kendimden bildim, bize iki insan fazlaydı, bu sebepten bir olduk, matematik dersinde öğretmediler mi sana bir tam olarak ikiye bölünmez, zaten virgüllü sayılarla da hayat geçmez!
Sonra gittin
hoş olmayan bir şekilde, kalakaldım!
çırılçıplak, yarımyamalak, saçmasapan...

adam

Bütün terkedilişlerini bir sigaraya sarıp yaktı,
ülkenin bütün yalnızlığı bu adamın tekelindeydi
bir şey istiyordu ama ne
bir şeye kızıyordu ama ne
bir şeyi seviyordu o lanet olasıca şey ne!
hani gönlü yanıyor derler ya, benzemiyor ama anımsatıyor
ne büyüyor ne küçülüyor
olduğu yerde sayıyor adam,
ne çok ölüyorsun be adam!

insan

Bir defa da kırk yerinden kırılır kalp, hüzünlü zamanların çokluğu buradan ileri gelir, bir defa da kırk defa terkedilir insan, yalnızlığın çokluğu da buradan gelir ...
İnsan
her sabah uyandığında aynaya tebessüm bırakmalı ve gece yatmadan önce dişlerini fırçalamayı unutmamalı
Göze alamadığı her şey burnundan geldi, içine çektiği dumanda, aldığı nefeste... Kelimeleri ağzında ıslattı, ipe ince ince dizdi, ağaç kavuğunda çıkan bütün mantarları ruhuna kopardı, zehri hayata aktı, göze alamadığı her şey gözünden düştü
Muhafazakâr kentin gayri meşru çocuğu, ne çok anı yemiş azığı az masasında, ne çok hayal söndürmüş demli çay bardağında, yalanları hep yatsıdan sonra uykuları hep sabaha karşı
ölümü, hep insanlığa karşı...

kadın

"kadın, dünyayı sırtında taşır da yine de yaranamaz ele, aleme"

16 Temmuz 2015 Perşembe

...


"üç dört yaşlarında sevmiş gibiydim seni,
üç dört yaşlarında bir yaz sabahı uyanmışım yanında sanki,
hani biraz uyusam anılar biriktiği yerden bir delik bulup çıkacak dışarı,
Uyuyamıyorum,
gözlerim kan çanağı,
dünyanın sempatik arabası süslenip üzerimden geçiyor,
ölmüyorum,
saçlarından tutup asılıyorum boynumdan,
tel tel ölüyorum,
 beni gözlerine gömüyorlar,
gömüldüğüm yerden büyüyorum,
büyüdükçe düşüyorum, gözünden
sanki üç dört yaşlarında sevmiştim gibi..."



14 Temmuz 2015 Salı

Ah bu ben!

"Gökyüzü maviye dönüşünce ömrüme bir ömür daha katılıyordu, neden her yazımda kendimden bahsediyordum, kendimi yazılara mı saklıyordum, yoksa yazmaya değer bir şey yok muydu hayatta?
Velhasıl cümle başlangıcı itibariyle umut doluydu ve doldurabileceğim tek araç kendimdi, bir poşete, bir çuvala sığmazdı, dünya'ya ise küçük gelirdi...
Evrende toplu iğne ucu kadar yer kaplayan dünya ne kadar büyükse artık bana, o kadar yalnızdım
bitkilerden ve hayvanlardan kurduğum zaman bir bir tükeniyordu, her anın bitişi katliam, yıkım, felaketti
Cümleler gittikçe acıya sürüklüyor yazıyı, evlerin yangın merdiveni ne kadar gerekliydi yangın çıkınca kendini camdan atan bir adam için tartışılır, ben dünyaya ne kadar gerekliydim kıyameti bekleyen bir hayat için, tartışılır..."

6 Temmuz 2015 Pazartesi

İç çekerim gemilerin artık gelmediği limana ve her gördüğüm balık hüzün verir artık bana, 
nerede bir tavuk görsem koşarım ardı sıra,     yumurta en sevdiğim yiyecek değil ama şu an ilk aklıma geleni
gün döndüğünde anlarım ışığın kıymetini, gece çöktüğünde anarım gökyüzünün rengini
insanları kaybettiğimde yadıma düşerler, düşen her insan canımı acıtır aslında hiç biri de düştüğü gibi kalkamamıştır
Ülkemin başıyla sonu arasındaki fark 76 dakika
ben o farkla yaşıyorum 
yeni başladık, daha 20. dakikadayım,
mevsim yaz, ben hala ısınamadım hayata
vakit erken, 
ve gelecek olan her neyse
bekliyorum.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

melekten bozma şeytan kanatlar ne kadar kanlı,
sonbaharın en güzel yanının temsili umutlarım, çırılçıplak ve solgun.
kalbimin sökülüp takılan bir araç gibi kullanılması insanlar arasında, hiçte takdir ettiğim bir olay değil aslında, ama bazı şeyler sen istemediğinde güzel, hayat için.
Utancından bakamamak, bakmaktan utanmamaktan daha utanç verici bişey değil elbet 
Ama sen yine de ayak tırnaklarını düz, el tırnaklarını oval kesmelisin, bu tundra iklimi içinde de geçerlidir ve soğuk havalarda kanatlarını unutmamalı, kanatlarından utanmalısın, uçamasan bile.

28 Haziran 2015 Pazar

Şairin bahsettiği haziran sonunda çocukluğu yakma işi hiçte fena bir fikir değildi, çocukluk çok büyük geliyordu ruhuma ve yaz mevsimi en ideal zamandı, ateş için.
Ben buna karar verdikten hemen sonra şehre yağmur başladı ve haziran boyunca durmadı, yazın tam ortasında üşüyorsam beni tanımıyorsunuz demektir.
Tanrının balkona astığı şehir, kurumak bilmiyordu ve hep alt komşuyu rahatsız ediyordu damlaları, 
bu gök bir gün komple yerle bir olucak
o zaman bütün kavgalar ve hüzünler son bulacak
Eğer bunu sen unutursan, bana unuttuma, hatırlat.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Beni bekleme kaptan!

anladığım kadarıyla
her şeyi yapabilecek kadar büyük,
bir şeyleri yapamayacak kadar küçükmüşüm...
bu zamanlar,
Don Kişot'u bir roman kahramanı olarak değil de
yazım yanlışı yapılmış bir pazarcı esnafı tabelası olarak algıladığım
bir şeyin karşıtının hep hüzün vermek zorunda olduğu
hüzün düzeyimin ülkenin kişi başına düşen milli gelirinin üstünde olduğu
içimin içime büyük geldiği
zamanlar...
beni insanlar büyüttü
elleriyle değil, dilleriyle...
ağzımın ucunda durur da bir cümleye yerleştiremem kelimeleri.
belki de kitaplar yazarım ardına
ama bıraktığım gibi asla bulamam seni,
türkünün birinde bahsin geçiyordu, sonra fark ettim ki
söyleyen de dertliydi dinleyen de.
velhasıl ne ben anlatabilirim, ne de siz anlayabilirsiniz
okyanusun maviliğinin üstünde,
taşı tam ortasına atıyorum geminin, batıyorum!

29 Mayıs 2015 Cuma

kendi ağırlığının 10 katı ağırlığını taşıyan karıncaların üstüme basıp geçtiği dönemin tam ortasındayım, bir karıncanın bile incittiği tek insan olmak ödülü, bilmem kaçıncı noter huzurunda bana veriliyor, ama resimlerde yine de gülüyorum
yazık...
içime atılan her beton yeşillikleri azaltıyor, kaçak yapılar aldı başını gidiyor
yıkım, direniş, haykırış...
içim;
bir şehrin saatte bir toplu taşıma aracı giden, asgari hayatların yaşandığı tek katlı evler diyarı, her türlü pislik mevcut, şüpheli gelecekler, şüphesiz acılar
kuşların avlandığı değil de, beslendiği bir ülke de görüşmek dileğiyle.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

hatıralarda hatrı sayılır hatalar bıraktım, 40 yıllık kahvelerimi içip içip kustum. Üstüme yakışmayan bütün gülüşlerimi gönlü fakir insanlara ülkenin adalet sistemini aratmayacak şekilde böldüm, parçaladım hatta zaman zaman yok ettim!
büyük düşünür olmaktı hayalim, büyük üşenmekten ileri gidemedim.
hayatın en muhkem yerlerinde olaylara karşı donakaldığımda
kendimi bir kitabın içinde buluverdim, bir şeyi açıp kapatmak her zaman işe yarardı ne de olsa
vucüdum da ki damar ağını tasvir ediyorum da, bizim evin salonu için güzel bir halı deseni olabilirmiş,
bu gidişle giderse tüm umutlarım evde kalacak,
tüm ümitlerim elde kalacak
sen iyisi mi süpürge etme hayata yüreğini
ben el de avuçta ne varsa gönlüne endeksledim..

25 Mayıs 2015 Pazartesi

2 liraya dünyalar satın alamazsınız ama  2 tane poğaça alabilirsiniz
onları yediğinizde dünyalar sizin olur
çayınız sıcak gönlünüz hoş olsun
Evlerin çatısına ulaşabildiğim gün dokunabilirim gökyüzüne, kanadından tutup bir kuşun gökkuşağında bir renkte ben olabilirim, arabalar durduğunda yaya geçidinde özgür olabilirim, öldüğümde gömülebilirlim, ağaçlar çiçek açtığında baharı görebilirim, saçlarım uzadığında kestirebilirim hatta susadığımda su bile içebilirim...
Ben her şeyi yaparım, çünkü benim hamurum sen varsın, sen beni yoğurursan, sen beni seversen belki de yaşayabilirim.
Ha unutmadan
çayın yanında iyi giderim

23 Mayıs 2015 Cumartesi

çok partili siyasi hayata aykırı bedenim,
ya beyin ya da kalp hüküm sürecek bu seçimlerden sonra

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Neresinden bakarsan bak flu görünüyor hayat, insanların hepsi birbirine benziyor cümlelerde öyle, artık çimenlerin yetiştirdiği bir insanım bence, üzerimde top oynayan çocuklar, mutlu aile piknikleri üniversiteli öğrenci sunumlarına şahit olurum, ama canlıyım hala, suyumu bakımımı eksik etmiyolar çünkü, güneş en güzel zamanlarda düşüyor üstüme ve gönlümde bir tabela "bütün çimenler yalnızdır, üstlerine basmamanız rica olunur"
fakat hayallerimin altında ezildim, kırpıldıkça çoğaldım, çoğaldıkça eksildim hayattan.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Kelimeler ağzından çıkamayınca içine içine söylüyorsun, kendi kendine söyleyip kendi kendine dinliyorsun, içini söküp parçalayıp yırtıyorsun, annene vermek istiyorsun sonra toz bezi yapsın diye. Zaten benim içimden olsa olsa toz bezi olur. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorsun gökyüzüne bakarak, gözyaşların tuzlu su gibi yakıyor gözlerinin beyazını, gökyaşları çeneye inmeden kuruyor, sesin çatallaşıyor, insanlar o sesten sabah kahvaltılarında zeytin, peynir yiyorlar. Zaten benim sesim anca meze olur insanlığa. Ben bu acıları seviyormuşum, içimi acıtmayı seviyormuşum, insanlar sevgimi sahte bulup bu hüznümü bile bile istediğimi düşünüyorlar. Ben türküyü seven biriyim, ben düğünlerde ortadan çıkmayan biriyim, ben bir masaya oturduğumda kahkahadan konuşamayam adamım, ben sevdim mi bir insanı olduğu gibi seven adamım, ben yemeklerde bile acıyı sevmeyen bir adamım
bu şairâne ruhum acıyla yoğrulcaksa bırakın ben odun kalayım!
Ben böyle seviyorum, sizin sevginizin tarzı ve şiddeti beni ilgilendirmez benim sevgim hakkında yorum yapmaktan vazgeçin, düşüncelerinizi içinizde tutun!

#6kelimelikhikayeler

Amerikalı Ernest Miller Hemingway romancı, kısa hikâye yazarı ve gazetecidir. Kısa ve gösterişsiz yazı tarzı ile bilinir.
Efsane o ki herhangi sıradan bir gün, bir cemiyet toplantısında, onu çekemeyen edebiyatçılardan birisi Hemingway'e ne derece yetenekli olduğunu sorar, Hemingway ''Senin hayal bile edemeyeceğin kadar.'' diye yanıt verir. Bunun üzerine muhatabı ona, 10 kelimeyi geçmeyen, etkili bir hikaye yazıp yazamayacağını sorar. ''Eğer bunu yazmayı becerebilirsen, ve buradaki herkesi derinden etkilersen yeteneklerin önünde saygıyla eğileceğim.'' der. 10 kelimeye bile ihtiyaç duymayan Hemingway 6 kelimelik bir dram öyküsü yazar. Orada bulunan herkesi etkileyen bu hikaye aşağıdaki gibidir.

''Satılık: Bebek Patikleri. Hiç giyilmedi.''




Benim #6kelimelik hikayelerim:

-Soğuk düş alayım belki iyi gelir

-Güneş'e çıkınca bakamam utancımdan, gözlerim kısılır.

-Prospektüssüz doğdu insan, faydasızdı, öldü.

-Gid'erin, gel'irinden fazla, mutluluktan zarar ettim.

-Gecesinden ne gördük, günü aydı Dünya'nın.

-Apartman toplantısındaki aidattım; varlığı, miktarı sorgulanmış

-Ruhu fitti, giydiği acılar tam oluyordu.

-Ben onun büyük salaklığıydım. Salaklığımla kaldım.

-Göremiyordu adam karanlıkta, sopasında buldu hayatını.

-Takla atan güvercindi sevgim, kanadım kırıldı.

-Şansızdı ülkenin Doğu'su, köftesi bile çiğdi.

-Kanguru, yavrusu ölü, heybesi acı dolu.

-Sevda dediler, sevindim. Beni hariç tuttular

-Müziği, lambayı kapat. Sessizlik istiyorum, ölemiyorum

5 Mayıs 2015 Salı

beni büyütme bu kadar gözünde, nefretinde
bırak çocuk kalayım
çocuk
Çıkıp giderken insanlıktan iç organlarımı düşürmüşüm, hepsini buldum sonra fakat yüreğimi bulamadım ne burada ne orada ne de tam şuramda!
defolu yüreğim, bakınca anlaşılır hemen,
defolu'p gitmek istiyor
güneşli, güzel günlere değil
parmaklıklar arasına
karanlığa!

gördüm
duydum
biliyorum
maymun etti bu hayat beni,
insanlıktan çıktım

gözlerini kapayıp açınca değişmiyorsa dünya
ölüm
çokta bir kayıp değildir aslında

kuşları sabahın ilk saatine kuruyorum, seslerine uyanıp gereğini yerine getiriyorum hayatın

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Bozkırın göbeğinde, mayıs ayında karadeniz iklimini yaşıyoruz adeta. bu nasıl bir yağmursa, içimiz yandığı halde, bizimle akalası bile olmuyor.
Her yanımızı yeşertiyor, dindiğinde gökkuşağı bile çıkartıyor fakat bizimle zerre alakası olmuyor.
Ve biz her nasılsak, damlalar teğet geçiyor, ayakkabılarımız ıslanmıyor, arabalar su sıçratmıyor
koskoca şehir bir bizi umursamıyor
ama her ne olursa olsun öyle ya da böyle acılarımızla, yüreğimizle gömülücez toprağa.
"Gençliğim gülerken, ihtiyarlığım gidiyor başı önde,
Bu dünyaya ne için ve niye gelmiştim hepsini bir bir biliyor ve kendimi anlayıp yorumladıkça utanıyorum.
Yeşilliğin içinde kapkara bir et parçası olmak değil elbette alnıma yazılan ama bu aklı beş karış havadalık tam benim işim.
Papatyalar benim hakkımda ne düşünür bilmem, fakat ben kendimi sevmiyorum şu sıra.
Bakmayın size güldüğüme, kendime hep kızarım!"

1 Mayıs 2015 Cuma

Geçen zaman bir şeye fayda etmiyor. 1 gün ile 10 gün arasında milyonlarca gün varmış gibi acılarım, yılları ise saniye misali yaşıyorum, mutluluğum yıllara eş.
ve veya yaşamıyorum
Çelişki
yaşamak, yaşamak, yaşamamak, yaşlanmak...
bu yaşta acılarla uğraşmak, adına aşk acısı deyip, incir çekirdeğine sığdırmaya çalışmak...
Hatta küçümsenmek,
Bir insanı sevmek neden kötü olsun, hüzün küçümsenecek bir şey mi?
Gel, güldürme beni millete
gel
Kelebek sıkılmıştı hep ömrünün kısalığından dem vurulmasından. Oysa ne güzel uçuşu, naif bir tebessümü ve kanatlarında en başarılı modacıların bile tasarlayamayacağı bir kıyafeti vardı.
İnsanların bu denli yok edici olmalarına aklı ermiyordu.
Neden bir kelebek bahsi geçildiğinde bunları biliyor musunuz bülteni gibi ''kelebeğin ömrü 1 günmüş'' cümlesi sarf ediliyordu.
Kelebeğin hayata değer şahaneliği vardı; bu söz konusu bile olmuyordu masalardaki sohbetler esnasında.
Neden hayatta hep yok edilme zamanları ön planda oluyordu dillerde, bir şey terkedilmişliğiyle mi ya da bırakılmışlığıyla mı hatırlanmalı?
yoksa sevgisi ile mi?
Zamanlar kanla mı boyanmalı?
yoksa gök kuşağıyla mı?
Gönüllerde ki güzellikleri görmek yerine neden hep mutsuzluk?
Neden hep insanları mutsuzluğa itme çabası?
bu sorulardan, felsefecilikten sıkıldık!
Cümlelerin en güzeliğini söylemiş şair:
-Dünya'yı güzellik kurtaracak,
bir insanı sevmekle başlayacak her şey.

23 Nisan 2015 Perşembe

insanlar sevgilerinden çok nefretlerinde kararlıydılar ve göstermeye layık gördükleri şey;
sevgiden çok nefretti
ne mutlu nefret edene!
Henüz yeni doğmuş bir akarsuyum, insanlar arasından, insanlıktan kıvrım kıvrım geçiyorum
anılar, barajlar, köprüler ve hayaller inşa edildi bir bir,
Pisliğe, ota, boka, çamura battım
Balıklarımı, kaplumbağalarımı, kurbağalarımı çok seviyorum
Onlara hayat veriyorum, barınak oluyorum, onlarla oyunlar oynuyorum, hepsini bir bir bağrıma basıyorum
Ne olur atmayın oltalarınızı, kancaları canını acıtıyor balıklarımın...
Ne doludizgin çoşabiliyor
Ne de diniyorum
sağımı solumu yeşerterek
Balıklarımı, yılanlarımı, hüznümü alıp Karadeniz'e döküyorum
Sistem çalışmasını durdurmuş, ev hanımı hayallerim
Bir yerden bi yere giderken ayaklarımı kullanamıyorum artık, çünkü basamıyorum gözyaşlarıma, hani bir çift kanat olsam kırılır, incinirdim.
İnsan olmaktan utandığım günlerden geçen ülke de alakadar etmiyor artık beni diğer her şey gibi.
Birinci tekil kişi egoist, birinci çoğul kişi aşktır türkçede.
İkinci tekil kişi toplum, ikinci çoğul kişi iktidardır,
Üçüncü tekil kişi dilenci üçüncü çoğul kişi hiçkimsedir.
Türkçenin bütün yazım ve noktalama işaretlerini bilsemde, bu tekbaşınalığın, hasretin anlamı yok sözlüklerde, lügatlarda...
Ben, sevmemek, çocuğa çarpıp kaçan arabalı, adamları.

17 Nisan 2015 Cuma

"Yaya geçitleri ülkesinden gelen bir canlıyım, kendimi toprağın en güzel yerinde buluyorum, kendimi baharın en güzel anında yakalıyorum, güneşin en güzel açısında, gökyüzünün en güzel göründüğü yerdeyim,
ben çimenlerin üzerinde, tam kalbindeyim, senin, şehrin.
Kitabın içinde koşuyorum bayramlık harçlığını alıp bakkala koşan bir çocuk gibi heycanlı, hevesli, umutlu.
Bir atom bombası düşmedi yüreğime, belkide deprem olmadı, ama kırılgan yüreğim dayanamadı mevsime, yoruldu kırıldı, hastalık gibi.
İlaçta, hastalıkta, hasrette Allah'tan." 
"Sensörlü bahar kapısı
gire çıka soğuk almış içim,
insanların ruh zevkine aykırı yüreğim
ne gökyüzüne çıkabiliyor ne de toprağa karışabiliyorum
çıkıp atarsam kendimi bir binanın tepesinden intihar deme
nisan yağmuru de
gelip geçti de"
Kaç durağa saplı kaldım kim bilir, çok bahar geldi geçti içimden biri bile almadı beni,
yeryüzünün en ince insanı olmalıyım ki, rüzgar bile uğramadan geçiyor bana,
biliyorum gelmeyecek beklediğim
yerçekimi haram bana
bir ipe bağlayıp kendimi, uçuyorum,
elektrik telleri bile durduramaz artık
gidiyorum, bir öğrenci biletiyle.
Gökyüzünün ne renk olduğunu çözemiyor ruhum, hayat taştan topraktan ibaret sanki.
Ne renk diye sorsalar yüreğimi, söyleyemem.
Hem siyahım,
hem de beyazım şu sıralar.


"Mevsimin rengini belirleyemez, duyguların akışını kontrol edemez oldu düşlerim, ağaçların açmakta olduğu çiçeklerin anlamını okuduğum kitaplardan çıkarıyorum.
Sessizliğe söylenmiş sözlerin hepsini şimdi duyuyor, sıra sıra yargılıyorum.
Umutlarımı bir balona üfleyip ipe dizip, lunaparka gelen çocuklara bir bir dağıtıyorum.
Bıraksalar uçacak tutsalar patlayacağım.
İhtimallerin çiftleşme döneminde, günlerde yapılan eli bol teyzelerin yaptığı bir tabak kısırım.
gelenlere nispet yapılmak üzere alınmış çiçekli perdeyim.
Ve dediği gibi Atilla İlhan'ın:
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim"
Güneş geldiği açı sebebiyle beni teğet geçti, hayat yine kendini güneş ışıklarına katıp yol aldı, insanı yücelten her şey hayata dahil oldu.
Hangi cümlenin hangi sözcüklere konulacağını bilmeyen bir yazarım şimdi, hangi meyvenin hangi zamanda rant yapacağını bilmeyen bir manav,
Hatta reyonun bozuk, kokuşmuş gıdası da benim. Her seferinde ayrı tutuluyorum, pazarlarda en son ben kalıyorum.
şehre yağmur yağardı ve önce ben ıslanırdım
insanlar çıkardı karşıma önce ben severdim.
kıyamet kopardı birden önce ben ölürdüm.
Ve insanlar unuturdu bir bir çevresini, sevdiğini;
işte ben onu beceremezdim.
Ayaklarıma serilen yollar geri geri kaçıyor, ayaklarıma çakıl taşları batıyor kanatıyor.
Hiç bir ilaç, derdime deva olmuyor.
Çıksam dışarıya şimdi, gökyüzü düşse üstüme, ezilsem
sonra hayat kaldığı yerden devam etse.
Eğer bi gün insanlıktan bunalıp kaçmam gerekirse, o yollara direnip, seni cebime koyup giderim.

29 Mart 2015 Pazar

Hüzünlerimi, toplayıp havaya üfleseydim aşağı yukarı böyle bir havayla karşı karşıya kalırdım, salıncakların boş koltuklarına, bir dantel mahiyetinde işlenmiş kar taneleri ruhumdan düşüyor insanlığa, kiremit kaplı çatılar, bir bir gelin oluyor ve bu şölene biri bile katılmamazlık etmiyor.
Karda kayıp düşmüş bir adam ve onun karda kayıp düşmüş bir ruhu,
İşte yeryüzüne yeni açılan bembeyaz bir sayfa, benim hikayem.
Hadi, durma.
Başla yazmaya
bembeyaz bir şehir, ayağımı kaydırıyor, başka bir şehre
bu gece
seni alıp kaçmış,
sonra bu şehri kara, soğuğa boğmuş gibiyim
giderken ceplerime
sen koydum bol bol
giderken bavuluma
baharı, çiçekleri, kuşları da koydum,
ama
döneceğim.
ve geceden başka yere geldim, şehrin kepengini ben açıyorum.
şu gördüğün kuşlardan birisiyim, cennetten bir dünya'ya kapatılmış olsamda, illede sen derim,
ille
de
sen!

14 Mart 2015 Cumartesi

Sanırım Gidiyorum

Kırmızı ışık yanıp sönüyor gecenin kör saatinde. Şehrin uykuya daldığı anlarda sokakta buldum, kendimi. Bir araba gelip geçti, şehir bir irkildi ama o kadar yorgun görünüyor ki kaldığı yerden devam etti uykusuna, rüyasında tek veya çift katlı evlerin kendisine doğru koşarak geldiğini görüyor olsa gerek diye düşünmeden edemedim, gülümsedim. Aslında farkında değildim tebessümümün. Soğuk üşütmüyordu çünkü. Ruhsal soğukluklardan çok yanmıştı canım, oksijen karışımlı bu soğuk ne de olsa hayat veriyordu bana, haksızlık edemezdim. Tanrının mükafati olarak  görüyorum ve bir nefes daha çekiyorum içim yana yana. Hayata karşı ilk zaferim olsun diye konulmuş ismim, Galip. Fakat bu zafer benim ilk ve tek zaferimmiş ve öylece kaldı, kimliğimde. Evden mi çıkmıştım yoksa eve mi gidiyordum bu saatte. Eve mi gideceğim bunu da düşünmüyorum. Yürüyorum. Hava aydınlanacak mıydı acaba yoksa kararmaya devam mı edecek diye düşünürken evin kapısında buluyorum kendimi, ayakkabılarımı çıkardım. Güneş ışığı benden önce gelmiş. Annemin geçen sene ayaklarım üşümesin diye ördüğü yün çoraplarımla yürüyorum masaya doğru, yaptığım şeyin sonucunu aldığım tek eylem yürümek. Bunu bulunduğum çevrelerden anlıyorum. Bir yerden başka bir yere gidebildiğimi görüyorum. Yazmam gerek! Bunu akan gözyaşlarımdan anlıyorum, yapma be Galip! Diyorum yenik benliğime ‘’erkek adam ağlar mı?’’ ve cevaplıyorum kendime ‘’ağlar’’. Masayı es geçip yatağa atıyorum kendimi.
Gözlerimi açtığımda, kapattığım andan çok uzaklaşmış olmadığımı duvarda ki, yelkovanı duvarı delen matkap gibi çalışan saatten anlıyorum. Yıl vardı ki şöyle mis kokulu yumurta konulu, peynir salam yönetmenliğinde, reytingi yüksek bir kahvaltı etmemiştim. Bunu farkındalığından sıyrılıp masamın başına geçtim. Gün ışığı yakıyordu canımı, lanetlenmiş bir ölümlü gibi ruhum rendeleniyordu anıların pas kokulu kıvrımlarına, insanların arasına buradan sızıyorum, damla damla.  Canlı olup da canımı yakmayan şey kalmadı şu hayatta. Çayımı ve iki lokmamı bırakıp, masadan ayrılıyorum. Çalıştığım dergiye doğru yol alıyorum, şu sıra uyumlu olan tek şey ayaklarım, aksamadan, provasız…
Koridorlardan geçerken soğuk yüzlere verdiğim günaydın cevaplarının samimiyeti ile ilgilenmeden geçip oturdum masama, odam karanlık, bugün daha da karanlık. Yolunda gitmeyen kumpanyasına havada katılmış. İşimin başına geçiyorum, okuyorum bir şeyler karalıyorum, çiziyorum. Nefes aldığımı o an hissediyorum. Kapım açılıyor, derginin patronu:
-Artık birlikte çalışamayacağız Galipcim.
-Bir yere mi gidiyorsunuz Zafer Bey?
-Hayır sen gidiyorsun… küçülme…… çalışamayacağız….. şirketin durumu…….
Duyamadım bir şey. Sağır oldum sanırım insanlığa. İdrak edemedim. İçimden avaz avaz bağırıyorum sizin desibeliniz ulaşamaz benim kulaklarıma! Eşyalarımı topladım. Ama gitmeden tuvaletlerine idrar ettim ve çıktım. Sistemin işin olmazsa aç kalırsın kümesine doğru yol aldım. İçeri girdim. Geri çıkmanın yollarını arıyorum. Aradığın bir şeyi yerinde bulamazsın hiç, ne de olsa muhtaç olunan herhangi bir şey daima en uzağındadır insanın. Her akşam arkadaşlarımla çay içtiğim cafeye en önce ben geldim. Bu durum her akşam içtiğimden bir bardak daha fazla çay içmeye işaret. Geldiler.  Arkadaşlarıma işten kovulduğumu anlattım. Başlarda biraz ilgileniyor gibi yaptılar ne de olsa arkadaşlarıydım, elbette teselli vereceklerdi. Sonra bir an için unutup kahkahalarımıza devam ettik akşam boyu. Herkes gitti, bende gittim. Anladım ki bi olayı yaşamış birisi beni daha çok anlamıyor. Canımı bir kere daha yakmaktan başka bir işe yaramıyor. Bazen çok gülüyorum, fakat kötü hissettiriyor bu sahne de, içi hüzün dolu kahkahalar savuran bir karakter olmanın hüznünü yaşıyorum. Kendimi ait hissetmediğim bir kentin meydanında buluyorum. Eğer bir aslan olsaydım hayvanat bahçesin de kendime yer bulamazdım, insanlığın meleklere sergilendiği bu toplulukta da yerim yoktu sonuçta. Ellerimi cebime koyup inşaat alanına girişin yasak olduğunu belirten tabelanın yanından geçiyorum. İnsanlara neyi yapıp yapmamalarını hep tabelalar söyler. Çünkü söylemezseniz uygulamazlar.
Günler birbirini  kovalıyor, fakat ben yerimde sayıyorum, dost tavsiyesiyle gittiğim kapıların hepsi bir bir kapanıyor. Hatta birkaçı hiç açılmıyor. Son kapının kapandığı derginin merdivenlerinden inerken ayağımda ki yün çorabı farkedip annemi özlediğim hissi geliyor ardım sıra, annem de beni özlüyor, biliyorum. Elimin parmaklarını geçmeyecek ağaç sayısına sahip olan kentin en işlek caddesinde kalabalığın içinde ilerliyorum, her şey aynı. Krediler, altın fiyatları ve araba vergilerinin pahalılığı. Ben çok kaybettim! Çevremde ki herkes başarı basamaklarını tırmanırken kendimi hiç ait olmak istemediği bir yerde buluyorum. Bu his yapmaktan iğrendiğim şeyleri yaptırıyor bana. Neden böyle? Neden ben hep başka yerlere yönlendiriliyorum? Hayat neden bu kadar devlet dairesi? Bu kaybediş nereye kadar olacak? Daha neler geçicek hayatımdan? Neden ben olduğum yerde sayıyorum? İnsanlar bir deveran içinde değişik duygular yaşarken ben neden hep kendi kendini yiyen bir dişli gibi olduğum yerde sayıyorum? Neden eriyorum? Dünya’ya bir kez daha gönderilsem herhalde rüzgar olarak gelmek isterdim. Belli bir coğrafya da kalmak istemez, oradan oraya süzülürdüm. Şimdi ise hüzünlerime, acılarıma çakılı bir kazık misali yaşıyorum hayatı. Her canlı bir balyoz darbesi vuruyor üstüme ve ben bir karış daha karışıyorum toprağa. Bu iklimde bazen cümle bile kuramıyorum, kelimelerimle kalıyorum. Hasret duyuyorum birilerine. Özlem duyuyorum bir şeylere. Bu kelimeler nereye kadar götürücek beni? Noktayı ne zaman koyacağım? Hangi virgül başarımın ardından gelecek? Bu hüzün kaç yıl daha götürücek beni? İçimde ölen çocukların sancısını çekiyorum, hepsini bir bir doğurmak istiyorum. Çevremde ki herkesi sezaryanla aldırmak istiyorum. Hayat amacımdan sapıyorum, herkes kadar. Duvarlarını mesleğinin 10. Yılını bitirmiş ustaların boyadığı, sokaklarını sonbahara yakalanmış ağaç yapraklarının süslediği bir caddenin içinde, her taraflarından kin, ihanet ve pislik akan insanlar içinden, ruhumun en kuytu köşesini kamufle yapıp yürüyorum. İnsanlıktan çıktığımda kendimi bir masada, otobüs durağında, sokak kaldırımlarında veya bu cadde de buluyorum. Zaman zaman kendimi bulamıyorum. Numara verdiğim ağaçlara bir bir selam veriyorum. 5. Ağacın altında bir çocuk, kimsesiz. Uzun uzun bakıyorum, hareketleri yavaş, oysa çocuklar koşmadan duramaz ki. Sonra sahip olduğum şeylere ettiğim ihanet sıkıyor boğazımı. Kıpkırmızı oluyor yüzüm. Damalarımda dolaşan kırmızı şey gözlerimden fışkırıyor, şehrin alt yapısı her ne kadar yetersiz olsa da pisliğine karışıyor, çünkü hakettiğim tek yer lağım! Sinir sistemimi kontrol edemiyorum. Ülkenin eğitim sistemi gibi hissediyorum. Yetersiz uzuvlarım. Güçsüzleşiyorum. Kendimi eve zor atıyorum. Haykıramıyorum. Bağıramıyorum. Elimden tek bir şey geliyor. Alıyorum kağıt kalemi ve yazmaya başlıyorum.
‘’Bu Son Olsun’’
Aralarında konuşuyordu insanlar, dönen bir dünya hakkında.
Evet dönüyordu herkesin dünyası, herkesin bir dünyası ve o dünyaların binlerce insanı...
Dünya ile ilgilenmiyordu.
Dönen şeyler arasında zirvedeydi başı.
Midesi boştu.
Başı dönüyordu.
Bu döngüde dört mevsimi yaşıyordu vücudu.
Bütün hava koşullarını iliklerinde hissediyordu,
Bir o sabitti, çakılıydı.
Başı dönüyordu, o değil.
Baharın gelişi, çiçeklerin açması umurunda değildi.
Midesine bir gün güneş doğmadı.
Bu sabah her zaman ki sabahlardan daha açtı karnı.
Günlerdir bir şey yememişti.
Şöyle bir yutkunsa annesinin sütünün tadını anımsayacaktı.
O kadar azdı yediği şeyler, sayılır cinsten.
Ama soluduğu hava bedavaydı.
Neyse ki, her gün geçtiği parkın önündeki çeşmeden su içiyor, içip giderken yarın yine geleceğini biliyordu
Çünkü;
havadan sudan konular en çok onu ilgilendirmişti hayatta, sadece onu.
….
Bir yandan yazıyor bir yandan ağlıyorum, elim gitmiyor. Gözyaşlarımda ıslanan kağıt mürekkeple eşlik ediyor hüznüme, üzüntüme. Sokağa atıyorum kendimi. O ağacın altına gidiyorum. Hareketsiz bir beden. Karanlığın kırmızıya boyandığı gece de sahip olduğu 6-7 kuruş için ciğeri beş para etmez insanların soluduğu havanın tam altında o narin çelimsiz incecik bedenine saplanan bıcak yaralarını görüyorum, her adımımda bana saplanıyor, bağıramıyorum.
Bir fabrikatörün çocuklarına bırakabileceği miras evler arabalarken, bir dilenci koca bir şehir bırakır. Bir dilencinin ödediği vergi, bir fabrikatörün ödediği vergiden çok daha fazladır. Hayatı. Yeryüzünün kabullenemediği küçük bedenini kollarıma alıyorum. Miras hakkının kullanmak isteyecekti elbet, koca bi şehir onun ne de olsa. Toprağa gizlemek en iyisi diye düşünüyorum, kazıyorum.Çünkü insanların daha fazla zarar vermesine tahammül edemezdim. Çok derine inmek gerekmedi, gönülde ne kadar yer kaplardı ki, burada kocaman yeri olsun. Alışkındı dar alanlara. Kıyafetiyle aynı renk toprağa yabancı gelmedi çocuk, tek sığınanı bu değildi. Toprak sonun başlangıcıydı.
Uyandım, dün geceyi hatırlamıyorum beynim uğuşmuş, kapıda beni bekleyen kitaplarım, yazdıklarım ve eşyalarımı görüyorum. Sanırım gidiyorum.
Aynı yağmurun altında ıslanan binlerce insan, binlerce umut ve binlerce hüzün. Hayatın aksine doğa herkese adil davranıyor. Bugün şehirden önce uyandım. Benim gözlerime ne oldu miyop mu? Katarakt mı? Hayır hayır kör! Dünya'nın güzelliklerini göemiyorum. Çocuklaın neşeli seslerinin duyulduğu ses bile acı veriyor. Her salıncak kalbimi sallıyor yerinden. Her dönme dolap başımı döndürüyor olduğum yerde. Her çocuk hayatımdan aşağı kayıyor, uzanıyorum, tutamıyorum, birini bile...
Bu şehirde milyon tane anı var, birikmiş. Ben dayanamıyorum, dolduramıyorum defterimi daha fazla. Bu şehri yazamıyor artık kalemim, sanırım gidiyorum yeni hikayelere, yeni şehirlere. Bir karınca gibi sessiz ve küçük küçük yaşadın hayatını. Sahip olduğun tek azığın hüzünlerin, bu hayattan kilometrelerce uzaktasın, belki de yanı başımda bilmiyorum. Hayatıma durduğum yerden devam etmeyeceğim artık, eğer Osmanlı döneminde yaşasaydım, bir kervansaray olurdum yol kıyısında, ya da ücra bir köy de, bunu da bilmiyoum. Kendi ütopyamda yaşıyorum artık hayatımı, hükümetler devirip hükümetler kuruyorum.
Belki bir gün yine görüşürüz başka dünya da, çocuk.
Sanırım gidiyorum.
 


1 Mart 2015 Pazar

"Mevsimin rengini belirleyemez, duyguların akışını kontrol edemez oldu düşlerim,
ağaçların açmakta olduğu çiçeklerin anlamını okuduğum kitaplardan çıkarıyorum.
Sessizliğe söylenmiş sözlerin hepsini şimdi duyuyor, sıra sıra yargılıyorum.
Umutlarımı bir balona üfleyip ipe dizip, lunaparka gelen çocuklara bir bir dağıtıyorum.
Bıraksalar uçacak tutsalar patlayacağım.
İhtimallerin çiftleşme döneminde, günlerde yapılan eli bol teyzelerin yaptığı bir tabak kısırım.
gelenlere nispet yapılmak üzere alınmış çiçekli perdeyim.
Ve dediği gibi Atilla İlhan'ın:
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim"

25 Şubat 2015 Çarşamba

Herkes kendi kapısının önünü temizleyince değil, bir başkasının kapı önünü,
kirletmeyince düzelecek bu ülke.
Şehir kışın, hergün bir başka ölüyordu. 
Tabiat beyazlara sarıp insanıda içine atıveriyordu toprağın.

?

"Bu panaromik hayat ayağımızı kaydırmaya meyletmiş bir kere, kar bahane. 
Soğuğu acılarımıza mı katmalı yoksa patlıcan parmaklarıza mı saymalı. 
Öldüğünde tüm insanlar, kar yağdığında tüm şehirler aynı, beyaz. 
Peki ya sen ayak uydurabilir misin mevsime? 
Yoksa kayıp düşer misin?
Peki doğarsa bu hava da; güneşe dokunabilir misin büyüyünce, yakar mı dersin tenini.
Umutlarını haykırır mısın samanyoluna büyüyünce, yoksa yerin en dibine gömülür mü seninle,

Sever misin büyüyünce beni, 
yoksa sende unutur, 
üstüme basıp geçer misin herkes gibi? "

Hayata Karşı



"Eğer dokunabilseydim, kendimi çeker alırdım bulunduğum yerden. 
İçimde biriken traji komik anılarım beni nereye kadar götürür, 
nerede mola verip nerede yola koyulur bilemiyorum. 
Ben hiç bir dağa güvenmedim, kar yağmış yağmamış umrumda da değil.
 Kısacası dağ bana küsmüş, ama haberim yok.

Güneşin doğuşunu beklerken kendimi batışının karşısında buluyorum. 
Bilmem gereken tek şey kendim, bunu öğrenmek için çok yabancı kalıyorum, hayata.
Öğrendiğime göre;
ben, iyi, biriymişim.
Karın güneşe baktığı gibi hüznüm, karşısında eriyorum akşamın. 
Kendime bir yer arıyorum, yükseklere çıkıyorum.
Bir adım atsam gökyüzü, ama yürüyemiyorum.
Benim yerim sizin yanınız değil, aranızda sırıtıyorum, insanlığa karşı, güneşe karşı.
Bir su birikintisi bulsam atacağım kendimi içine, bu şehir çok büyük bana.
Güneş batıyor, ben gidiyorum."

3 Ocak 2015 Cumartesi

Değişemem bu saatten sonra,
tam gaz ileri.
Titanik gibiyim
ama biliyorum
batıcam bi gün
Ve olan
içimde ölen binlerce insana
olacak.

2 Ocak 2015 Cuma