28 Ocak 2016 Perşembe

od

kiminin kaderi yanmak, 
kiminin kaderi yaprak yaprak olmak, 
benim kaderim sensin, 
sen od, ben odun!


su damlası

garip insanlarız zaman zaman,
garibanlığımız da mevcut zaman zaman,
mevzu bahis değilim aslında ama kelimelerle 
bir araya gelince bir şeye benziyor ruhum,
su damlası olsam 
belki de aynı böyle sızardım aranıza
ve hiç haz almazdım yaprağı dökülen ağaçlardan..


?

kapı arkasında ki askılıklara astım cümlelerimi, evden çıkarken her gün geçiriyorum üstüme, dolabıma koymaya üşeniyorum, katlayıp düzenlemiyor sağa sola da serpiştiriyorum, bazen cümlelerimin nereye gittiğini bende bilmiyorum... kahvemi şekerli içmeye başladığım zaman anladım hayatın ekşi bir tattan ibaret olduğunu, yolların çakıl taşlarından zarar görünce ayaklarım; adımlarım beni hep geri geri sürükledi,
evime geri döndüm, cümlelerimi, kelimelerimi, ayaklarımı, yüreğimi aldım elime.... hepsini aynanın karşısına çıkardım kim bilir nasıl görünüyor?
sahi, oradan bakınca nasıl görünüyorum?
ve veya nasıl görünemiyorum?

kar/kâr

karda kaymadan eve varmayı kâr sayan yaşlı bir dedenin yalnızlığında
yumurtanın beyazını sevmeyip, kar yağar yağmaz kendini bahçede bulan çocuk tutarsızlığında
kömürü yetmeyince babadan yadigâr kalan sandığı yakan aile yoksulluğunda
yeryüzüne düşen ilk cemrede
inek ilk buzağasını verdiğinde
hükümetin enflasyonla ilgili her muhabbetinde
duvarları siyaha çalan bir caddede başladım üşümeye ve yürümeye, hemde ayaklarımla
zira ben hiç uçağa binmedim

19 Ocak 2016 Salı

bir şiir, bir yazı yazılabilir buna, hatta bir ömür bile verilebilir doğaya, yapılmamış, olsun, sen zaten başlı başına bir baş yapıtsın
bir baltaya sap olamayabilirsiniz ama bir baltayı karşınıza alıp, ona kitap okuyabilirsiniz

...

aslan yattığı yerden belli olur,
her şakanın altında bir aslan yatar
beni bıraktığın yerde bir şair öldü
hikayesiyle beraber
bana sarıldığın yerde bir şair doğdu
yeniden
hikaye daha yeni başlıyor

sis

ardımda bıraktığım bütün yollarda dişlerimi döktüm,
paslı ruhumu kazıdım elimde ki fırçayla,
ruhumu beyaz,
dişim beyaz,
gökyüzü beyaz

üşüyom

kan damarlarımda kıvrım kıvrım dolaşıyor, kim bilir yediğim hangi besin faydama dokundu, kim bilir kaç vitamin hiç oldu şu zayıf bedenimde, bazen kar yağıyor, ellerimi açıyorum, gökyüzüne bakıyorum
bazen direnemiyorum soğuğa, üşüyorum

yâr

takıp takıştırdım zamanı bileğime
yakıp yakıştırdım yâri gönlüme
savup savuşturdum kelimeleri dilime

adam

adam, 
kağıt kalemin nikahını kıydıktan sonra,
kendisini çaya verdi,
dışa dönük gözleri; buz kesiyordu.
adam, 
salça kaynatılan kazanların renginde ki tenine sıçrayan çamurla irkildi,
adam, 
yola koyuldu, 
yanına bir profesöre yetecek kadar kaval,
bir çobana yetecek kadar kitap aldı,
kitapla koyunları,
kavalla insanları,
büyüttü,
gözünde
kağıt kalem ayrıldı,
çay bitti
nerede şimdi bu adam?

yürümek

yürümek
yalnız yürümek alabildiğine,
yalnızlık...
bir yalnızlık en az iki kişilik

bi keresinde

hatırlıyorum;
bi çift gördüydüm,
markette
böyle iki domates bi salatalık biraz peynir zeytin falan filan almışlardı
o zaman seni özlemiştim
bizde böyleydik yani alışmıştık, hayatlarımızin bi parçası olmuştuk birbirimizin demiştim
sonra da dedim ki
saçmalama!
rafları silmeye devam ettim

g-e-l-m-e

beklerim de
en iyisi
sen
gelme,
ölebilirsin
sevebilirim
ölebilirim
ya da gel
ölelim,

17 Ocak 2016 Pazar

kırmızı

susadığında gözleri marketten önce bir hayrat arardı,
ellerini koyup kana kana içerdi,
toprağa düştüğünde içtiği su,
aldığı nefes ağzından burnundan geldi,
ses soluk yoktu etrafta,
her şey siyahtı
her şey beyazdı,
bir tek o renkliydi
bir tek o
kıpkırmızıydı,